Saygıdeğer Üyemiz Neşe Yaşın'dan "Dayanışma Çağrısı"

11 Ekim 2007, Perşembe

Saygıdeğer Üyemiz Neşe Yaşın'ın "Dayanışma Çağrısı"nı ve aynı konuya ayrılmış Birgün gazetesinde yayımlanacak yazısını yayımlıyoruz... Dikkatlerinize önemle sunuyoruz...

 

DAYANIŞMA ÇAĞRISI

Değerli dostlar,

Kıbrıs’taki ırkçı faşist çevrelerden bana yapılan saldırılar son günlerde farklı bir boyut kazandı ve sosyal linç’e doğru gitmeye başladı. Bugüne kadar bu saldırılara bir tepki göstermedim. Politik düzeydeki saldırıları dikkate alıp yanıt vermeme de gerek yoktu zaten. Bu saldırılarla hedef gösterilip tehdit edilsem dahi toplumuzdaki demokratik güçlerin desteğine güveniyordum ve benim gibi pek çok yazar arkadaşıma da yapılan bu saldırılara en önemli yanıtın yaşama biçimimiz ve yazdıklarımız olduğunu düşünüyordum. Üç-dört yıldır bu saldırıların boyutu değişti; çok açık ve kaba bir cinsel tacize dönüştü. O zaman daha da sessiz kaldım. Bütün kadınların böylesi durumlarda yaptığı gibi... Konuşmanın, karşı çıkmanın kadının mağduriyetini daha da artıracağını bilerek... Ama son sıralar iş çığırından çıkmış durumda. “Üzgün Kızların Gizli Tarihi” adlı, ilk baskısı 2002 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan romanımdan seçilerek alınan bölümler, tahrif edilerek sanki bir biyografi söz konusuymuş gibi bana karşı cinsel taciz unsurlarına dönüştürülmüş durumda. Bu saldırılar sistemli bir biçimde, beni hem toplumun gözünde aşağılamayı hem de psikolojik olarak yıpratmayı hedefleyerek sürüyor. Uydu yayını yapan bir televizyonda da gazeteler sabahları okunuyor. Kıbrıs’ın kuzeyindeki küçük toplumumuzda pek çok insan bunları konuşuyor. Gazeteler, üniversitedeki öğrencilerimin ellerinde.

Bu konuda harekete geçmeye karar verdim. Öncelikle hukuksal bir mücadele verip yüklü bir tazminat talep edeceğim. Bunun herşeyden önce bir edebiyat savunmasına, yazarın yaratma özgürlüğü konusunda bir platforma dönüşmesini dilemekteyim. Beni daha da yıpratacak biçimde cinsel içerikle konuşmaların ve yayınların yer alabileceği bir mahkeme sürecini yazar, feminist, insan hakları ve düşünce özgürlüğü aktivisti siz dostlarımla bir edebiyat şenliğine dönüştürmek istiyorum. Mahkeme sürecinde yapacağımız konuşmalar, dışarıda yapacağımız konferanslarla, edebiyatı, yazarın yaratma özgürlüğünü savunalım istiyorum ve kazanacağımız tazminatla da bir edebiyat festivali düzenleyelim diye hayal ediyorum.

Şu anda sizlerden gelecek psikolojik desteğe çok ihtiyacım var. Bu güzel ailenin parçası olduğumu ve bana sahip çıkacağınızı biliyorum. Hepinizi sevgiyle kucaklarım.

Neşe Yaşın

SOSYAL LİNÇ KARŞISINDA

Yaşamadan bilinemeyecek şeyler vardır. Anladım sanırsınız ama yine de birşey eksiktir. Bir konuda kişisel bir deneyiminiz varsa, aynı deneyimi yaşayan bir başkasını çok daha iyi anlarsınız kuşkusuz. Örneğin fiziksel şiddet görenler kendileri ile aynı durumda olanların davranışlarını anlayabilirler.Buna anlamak da denmez aslında; çünkü onlar belki kendilerini bile anlamamaktadılar. Yaşanan sadece bir tanıdıklıktır... Korkunun, kaygının, terörize olmuşluğun getirdiği pek de rasyonel olamayan davranış biçimlerini tanıyabilirler kendi deneyimlerinden kalkarak.

Bazı durumları edebiyat anlatabilir ancak. Edebiyatın varlık nedeni, büyüsü de budur. Dilin sınırları genişledikçe, hayatı, insanlık durumunu kavramanın olanakları da çoğalır. Edebiyat okumayan, şiirle bağ kuramayan insanları hemen tanırım. Kısa bir sohbette bile ele verirler kendilerini.

Şu an, bu yazıyı içimde çok derin bir kırgınlıkla yazıyorum. Son günlerde yaşadıklarımı aktarmak istemiyorum çünkü bunlar çok yeni değil; uzun yıllardır tekrar eden şeyler; Kıbrıs’taki milliyetçi, faşist çevrelerden saldırılar, cinsel içerikli tacizler... Bunların tümüyle başa çıkacak kadar güçlü olduğumu biliyorum. Ama insan yine de hayatta biraz huzur istiyor. Enerjisi böylesi saçmalıklarla tükenmesin; önündeki güzel işlerle, projelerle uğraşsın istiyor. Kendi kusurumu, çok kırılgan olduğumu biliyorum ama bu konuda yapabileceğim fazla birşey yok. İlk kez böylesi faşizan saldırılarla, cinsel tacizle karşılaşmıyorum ama bu defa iş çığırından çıkmış durumda.

Günlerdir adını anmak istemediğim o düzeysiz ve ırkçı bir gazetenin manşetindeyim. Beni gören herkes yazılardan söz ediyor. Gazeteler, öğrencilerimin ellerinde... İstanbul’da yaşayan babam Özker Yaşın bile uydu yayını yapan bir televizyonda Kıbrıs gazeteleri okunurken izlemiş. Direkt siyasal içerikli bir saldırı hiç umurumda değil ama işin içinde şu başa bela “kadın olmak” meselesi var. İnsan, böylesi bir ilkelliğe hayretle bakıyor ama bu çağdışı adamlar bir yazarda sadece bir kadın, bir cinsel obje görüyorlar ve kendilerine eğlence bulduklarını sanıyorlar.

Bütün bu kirlilikler içinde kendi bütünlüğümü, masumiyetimi koruyabilmek için çok uğraştım; uğraşıyorum. Çok zor zamanlardan geçtim; çok düşkırıklıkları yaşadım. Böylesi süreçlerde en büyük sığınağım yazı oldu. Yazarken, kendime doğru, kendi içime doğru baktım sürekli, çünkü şairlerin alanı bu diye düşünüyorum. İnsana dair herşey, hırs, nefret, kıskançlık, aşk, özveri, merhamet, onay ve beğenilme isteği o kadar önemli ki... İnsana dair bu tür şeylerle uğraşmadan ülkelerin ve dünyanın büyük meseleleri denen şeyleri çözümlemek zor. Hayatın bu en temel meseleleriyle en çok edebiyatçılar, şairler uğraşabilir diye düşünüyorum. En önce kendi içlerine, kendilerine doğru bakarak...

1960’larda küçük bir kız, 1970’lerde genç kız olanlarınız varsa benim deneyimimi anlayacaklardır. Kuşkusuz çoklu kimliklerimiz,ülkesel, sınıfsal, etnik, dinsel ve çok daha spesifik durumlar var ama bir de erkeklerin egemeni olduğu bir dünya söz konusu. Kadınlar olarak kişisel deneyimlerimiz benziyordur mutlaka ama erkeklerin de kendi deneyimleri; kendi çıkmazları var.

Yazarken insan kendi içine bakıyor önce, sonra başkalarına... Başkalarına bakmak kuşkusuz çok önemli. Bu ikisini ayırmak saçma; başkaları olmadan bir dünya yok; başkaları olmadan insanın kendi de yok çünkü. Başkaları benim içimdedir ve ben de onların içindeyimdir. Edebiyattaki “ben” anlatıcısı aslında öncelikle başkalarını anlatır.

Dünyada “aslolan erkeklerdir ve kadınlar da onlar için vardır” diye bir anlayış, var oldukça; kadınlara bu erkle, misogenizmle yaklaşıldıkça ve sözel, fiziksel, cinsel şiddet insan ilişkileri için en önemli araçlardan biri sayıldıkça, her iki cins için de durum çok zor.

Küçük bir kızken, erkeklerden ürkersin çünkü seni incitebileceklerini hissedersin; belki güzel olma isteği, daha güleryüzlü olma itkisi bile bundan gelir. Hoşlansınlar da zarar vermesinler diye... Bir bebek bile bunun için gülümser gibi gelir bana. “Sen ey güçlü insan beni sev, beni incitme” mesajını vermektedir sanki.

Sonra, kendine içlerinden koruyucular seçersin. Baba, erkek kardeş, sevgili, sonra koca... Onlarla birlikteliğin, öteki erkeklerden korur seni...

1980’lerde kadınların pek bulunmadığı ve yolcuların erkeklerden, özellikle de askerlerden oluştuğu Taşucu-Girne arası bir feribotta yolculuklar yapmak zorunda kalmıştım. Sanırım sezgiyle keşf ettiğim birşeydi bu. Yaşlı bir çift varsa onlarla arkadaşlık yapabilir ve kendini korumaya alırsın. Eğer öyle bir durum yoksa ve sırf erkekler arasındaysan içlerinden güven veren birini seçip onunla arkadaşlık yaparsın ve o seni diğerlerinden korur. Sadece koruyucu olarak seçildiği mesajını verdiğin sürece tabii.

Erkeklerin, hatta yakından tanıdığım bazı erkeklerin kendi aralarında yaptıkları konuşmaların metinlerine ulaşmak beni ürkütmüştür. Oğlumun ergenlik çağında söylediği birşeyi anımsıyorum: “Anne, seni bazı arkadaşlarımla tanıştırmak istemiyorum. Çok korkunçlar... Bir öğretmenimize yaptıklarından çok utandım ve onlar adına gidip özür diledim” Bu çocuklar, o yaşta cinselliklerini keşfetmektedirler kuşkusuz. Aynı yaşlardayken, kendi sınıf arkadaşlarımızı, birden nasıl ayrışıp, bizleri dışladıklarını, kendi aralarındaki kodlarla yeni bir dil geliştirdiklerini anımsıyorum.

O yıllarda, bugünküne göre çok daha yasak ve tabu olan cinsellikle ilgili konular cinslerin iyice ayrışmasına neden olmuştu. Kızlar olarak bizler de yeni deneyimler yaşamaya başlamıştık. Yakınımızdakilerden olmasa bile dışarıdaki erkeklerden gelen sözel ve fiziksel tacizler... Birgün bir arkadaşımın, bir öğretmenin yaptığı tacizi benimle paylaşmasını ve bunun o günkü masum dünyamda nasıl derin bir yara açtığını anımsıyorum.

Çocuklara cinselliğin doğal birşey olduğu, kirli birşey olmadığı, erkeklerin kadınların bedeni üzerinde bir erk ve tahakküm alanı değil, ama iki insan arasında bir iletişim biçimi, ikisi de istiyorsa paylaşabilecekleri güzel bir deneyim olduğu anlatılsaydı böyle olur muydu acaba? Şu an Kıbrıs’ın Kuzeyinde bana yaşatılan bu sosyal, politik, edebi linç karşısında ne yapabilirim?

Şu an görebiliyorum: bir gazete bürosunda oturmuş birtakım erkekler ağızlarının suyu akarak ”Üzgün Kızların Gizli Tarihi” adlı romanımdan parçalar bulup bunları bana karşı nasıl “cinsel taciz” unsurlarına dönüştüreceklerini planlıyorlar. Kuşkusuz bu durumda insanın tek yapabileceği dostlarına sarılmak. Böylesi zamanlarda başkaları “sakin ol” der genelde ama bunca adaletsizlik, bunca merhametsizlik ve yanlış karşısında insanın içi o kadar çok acıyor ki. Dünyaya açtığım bayraklara, kötülüğün karşısındaki meydan okumalarıma rağmen böylesi bir faşizan erkek saldırganlığı karşısında ben hala o kırılgan küçük kızım; bunu biliyorum.

Share button