Umut'um Uçarken

22 Eylül 2008, Pazartesi

 -Tüm babalara…- 

 

Yüreğimdeki dalgalanmalar içime işlemiş. Hüzün ve üzüntü üretiyor. Mutsuzluk içinde Umut’tan da yoksun olarak zar zor nefes alıyorum. Kutsal kitaplarda yazıldığı, Tanrı insanı kendi suretinden yarattı örneği gibi dünyaya getirdiğim oğlum yuvadan uçtu. Bir baba olarak ölüm sonram beni yeryüzünde temsil etmesini beklerken bir kez olsun düşünceme önem vermeden gitti. Oysa benim bebeğimdi o. En iyi eğitim ve yaşam şartlarını maddi gücüm doğrultusunda esirgemeden görevimi yaptığım inancındayım. Ama o hayat arkadaşını-benim, eşimin, kızımın düşüncelerini sormaksızın-seçerken, bir çaresizlik içinde bıraktığı ailesine sözde bir cezalandırmayı amaçladı. Yaşam bu kadar gerçek işte! Ayrılık bir ölüm gibi sinsi sinsi yüreğime kazındı, kansız, pıhtılaşmasız ve fizik kuralları dışında salt bir ruh bozumu olarak. Ayrılık, yaşayan bir canda ruhun ölümünü en güzel betimlemesiyle öğretiyor insana bir yazar olsan dahi.

Oysa ne dolu dolu konuşurduk, ne çok sarardım, ne tatlı tatlı öperdim bir bebek güzelliğinde(ki) yüzünü. Şimdi geriye bir ahh! diyerek göğüs geçirmek kaldı. Acı-artık-huzur tatmayan kalbimi kemirmeye başladı. Yüzünü, duygulu ifadelerin kapladığı o melek yüzü özlüyorum. Ama hayat idealistlerin ya da materyalistlerin yaptıkları felsefeyle tam açıklan(a)mıyor bu noktada. Bütün felsefi açıklama bir saman alevi gibi parlayıp sönmekten ileri gidemez. Çünkü, “Hayır, istediğimi yapacağım, yapacağım!” diyen düşüncenin önünde direnişiniz ancak bir alev parlayışı gibi çabucak söner.

Nefesi tıkanmış, nerdeyse boğulacak gibi, bir sorgucunun karşısındayım. Hesap veriyorum sorgucuya iyiliği, güzelliği, ahlâkı, onuru ve yakışanı söylemenin suçluluğu içinde oğlumun susta kaldığı bir izbede. Korkunç bir heyecan basmış damarlarımı adeta çatlatacak… Sanki şurada burada tek tük ışıklar titreşiyor. Bir hırs kumkuması içinde olduğumu haykıran oğluma karşı öfkem kabarmadan susuyorum. Ama içimde beni dinlemeyen bir ses çığlığı basıyor ve benim dışımda kimse duyamıyor: “Hayır, istediğini yap ama yarın mutsuzluğunu görmek istemiyorum!”

Hayat her şeye karşın devam ediyor. Biz çocuklarımızı annemizden çok sevmedik mi? Çocuğumuz da bizi sevmeyecek ve belki de o, çocuğuna haykıracak. Kim bilir? Kendimi çok komik, acımasız bir paskal kalıbı içinde sevinen(!) hissediyorum, tiksiniyorum. Çocuklar gibi ağladığımı bir gören olmasın, bu iğrençliğin acısını belki bir Tanrı cani için duyumsayabilir. Ve belki de bu acıyı insanı kölelikten özgürlüğe, oradan da olgun bir kişiliğe ulaştıran bir derviş duyumsayabilir. Alçak gönüllülükle iradeyi tam egemen kılan, özgürlüğü ise tutsaklık zincirine takmadan ruhuna işleyen adamlar…

Benimle hesabını kesen, varım yoğum oğlum için benim bir önemim kalmadı mı? Annem çocuklar melektir derdi, ilk oğlum öldüğünde o bir melektir, uçtu gitti demişti. Onun adını koymuştum bu yeni meleğime bizlere bir “Umut” olsun diye… Aklım hapsedildi, ruhumda çatışan duygularım yetiyor bana…

Denir ki çocukların suçu yok, onlar birer melektir: Çünkü cennette elmayı yiyen büyüklerdi. Denir ki suçlu olan yaşam ve insanın ta kendisidir. Çünkü insana cennet verilmesine karşın, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından elmayı yiyerek dünyadaki özgürlüğü seçmişler… Ve aynı özgürlük ateşini Promethe(us) mutsuz olacağını bile bile göklerden çalmıştır. Ve benim umudum yazarın dediği hatalarla dünyanın diğer ucuna gidilir, ama geri dönülmez deyişini bilir. Biz bütün çocuklara karşı suçluyuz. “Pırrr” diye uçan bütün kuşçuklara, çocuklara, meleklere karşı suçluyuz. İnsanların dünyasına gelmek gibi bir suçumuz var. O vahşi, su katılmadık kötülükler içinde boğazına kadar günaha batmış olarak, tüm hırpaniliğimize rağmen iyilikleri hiç öpemediğimizden dolayı suçluyuz. İçimde ete kemiğe bürünmüş düşüncelerimi yazmaya sayfalar yetmez, yeri de değil. Kuşçuğumla ilgili ise, kalbinde benimle ilgili nasıl bir anı kalacağını Allah bilir! Bir anı kalacak mı acaba?

Share button