Edimsel Anlam ve Dağlarca Şiiri

7 Nisan 2009, Salı

Edimsel Anlam(*)’a Giriş: Anlam ve sanat ilişkisi çerçevesinde hem anlam kuramlarında hem de sanat kuramlarında eksik bir yan söz konusu: yaratıcı öznenin zihinsel olarak ne yaptığı. Genellikle bir şiirin, bir tablonun ne olduğu üzerinde durulurken yaratıcı öznenin ortaya koyduğu yaratma edimi, yaratının içinde eksik olmayan yaratıcı izi unutuluyor. Bu çalışmada Austin ile öne çıkarılan edim kavramından yararlanarak yeni bir anlam kuramı savlanmaktadır: “edimsel anlam”. Bu kuram bir yandan “edimbilim”le ilişkilenirken bir yandan da bugüne kadar sanat, edebiyat çalışmalarında bir içeri bir dışarı edilen “retorik” alanının da gösterge kavramına bağlanmasına olanak tanımaktadır. Kuram, anlam çerçevesinde anlambilimi; edimbilim, retorik ve eleştiri ile birleştirirken, hem bu alanlara bir açılım getiriyor hem de algılayıcıyı etkin olarak sanatsalın içine sokmaktadır. Böylece kuramın ilginçliği birbirinden kopuk görünen alanların birbirine eklemleniş noktalarını açığa çıkarmasından da kaynaklanmaktadır. Bu, sanatsalı doğru algılayan kişinin hem daha geniş açıdan bakmasına, hem de “eleştiri”de ufkunun açılmasına yol açacak bir kuram olacaktır. ANLAM NEDİR? Anlam sorunu insanın yaşamı ciddiye almasıdır diye bir yargıyla girersem anlamın suratını epey karartmış olurum. Aslında yok öyle bir şey. Tüm asık suratlılık öznenin kendi kimliğine ait. Anlamın öyle bir sorunu yok. Anlam, insanın kahkahalara boğulmasına da yol açabilir. Anlamlı bir gülümsemesine de. Özellikle sanat bağlamında anlamın anlaşılması algılayıcıya zevk verir. Sanatı güzel kılan anlamdır. Hayatı güzel kılan anlamdır. Anlam yalnızca dile sığdırılamaz. Anlam yaşamın her alanında, her aşamasında var olandır. Yaşam/ölüm (doğa) ile özne arasındaki ilişkide var olur anlam. Anlamın sözel varlık içindeki yerini belirlemeye kalktığımızda yalnızca saymaca olarak sözel varlık katmanları şöyle sıralanabilir: bürünsel varlık, sesel varlık, biçimbilgisel varlık, sözdizimsel varlık, anlamsal varlık, edimsel varlık. Anlamın ne olduğunu kesinlemeye doğru yol almadan önce kimi saptamalar yapmalıyım. Bu kavram ile ilgili sözcük arkeolojisi bağlamında düşündüklerimi ifade etmeliyim. Anlam ile yorum ilişkisine kısaca değinmeliyim. Ardından anlam kavramı karşısında kimi tutumlardan söz etmeliyim. Anlamı anlama yolundaki adımları, yönelişleri dikkate almalıyım. Öncelikle anlam ile ilgili değişik dillerdeki karşılıklara bakmak istiyorum: Türkçe: Anlam Arapça: Mâna (mâ’na) İngilizce: Meaning (mining) Fransızca: Le sens (lö sans) Fransızca: Signification (sinyifikasyon) Latince: Sensus (sensus) Bu kadar örnek yeterli olmayabilir ama yine bir şeyleri işaret edebilir. Bu örneklerde, /n/ sesinin ortak, /m/ ve /s/ seslerinin birbirinin değişkesi olduğu söylenebilir. Elbette belgelere dayanmak isteyenler şu söyleyeceklerimi aşırı yorum olarak değerlendirebilirler. Ancak konuya farklı bir görünüş kazandırması bakımından önemli buluyorum. Dikkat edilirse /n/ye eşlik eden ön ses /a/, ya da /i/. Bu da beni ‘An’, ‘en’, ‘in’ arkaik sözcüklerinin anlamına iletiyor. Yüce varlık anlamına. ‘Amon’ ve ‘Şaman’ sözcüklerinin içinde de bu birimin olması benim açımdan anlamlı. Savım şu: anlam kavramı arkaik olarak Tanrı sözcüğüyle ilintilidir. Dolayısıyla anlam sözcüğü kaynağında metafizik bir değere sahiptir (Burada anlamın terimsel kaynak olarak metafizik olduğunu söylüyorum. Ama anlam olgusu metafizik bir şey değil. Bu yazı da bunu gösterme uğraşıdır zaten. Anlam sözcüğünün arkaik yapılanışı anlam olgusunun kendisini açıklamaktan uzaktır. Anlamın tanımlanması, neliğinin nesnel biçimde ortaya çıkarılması onun metafizik bakışlardan , yüklerden arındırılması yolunda bir çabadır). Terimin metafizik bağlantılarını Arapçadaki ma’na ile “mana” kavramının ortaklığında da görebiliriz. Yukarıdaki örneklerden Latince ve Fransızca sözcükler için iki temel anlam seçeneği olduğunu görüyoruz: ‘anlam’ ve ‘his’ (duygu). Bu ikinci anlam seçeneğinin varlığı bile savımı kanıtlamaya yeter aslında. İngilizce ‘meaning’ ayni zamanda ‘demek isteme’ karşılığı kullanılır ki bu da anlamın başka bir yüzünü ortaya çıkarır. Fransızca ‘signification’ terimi de bir yandan teknik kullanımı işaret ederken bir yandan da sözcüğün kökündeki anlamla işler: ‘işaret etme’. Daha ilk aşamada elimizde anlamla ilgili yükler görünmeye başladı: tanrısal, duyguyla ilişkili, işaret etme ve demek isteme. Düşünce tarihine baktığımızda yorumun anlamdan daha eski olduğunu görüyoruz. Doğrusu dil çalışmalarının ve yorum çalışmalarının temelinde de dini metinlerin, metafizik ile ilgili konuların olduğunu görmek bizi şaşırtmıyor. Ve bu da sözcüklerin kökeni, ilk biçimi konusundaki savıma arka çıkıyor. Anlambilim konusundaki çalışmaların geçmişi pek gerilere gitmez. Her ne kadar anlambilim Bréal’in (“Essais de Sémantique” –Anlambilim denemeleri-1897) ile başlatılıyor olsa da, ve Ogden ile Richards “Anlamın anlamı” (1923) adlı bir kitap yayınlamış olsalar da, 20. yy’da Bloomfield dilde, en azından onun zamanında biçimlerle uğraşılmasının doğru olacağını savunmuş, anlama pek sıcak bakmamış, uzak durmaya çalışmıştır (1926). Noam Chomsky (Syntactic Structures; 1957) dili, sözdizim olarak ele almıştır önce. Anlambilime daha sonraları eğilmiştir. Anlambilim, yirminci yüzyılda 60’lı yıllardan sonra araştırma konusu olmuş ve hızla yol alınmıştır. Şiir alanında Mallarmé’nin ve onun öykünücüsü olarak İlhan Berk’in şiirden anlamı dışlama çabalarını bu bilgi eksikliği bağlamında değerlendirmek ve iptale uğramış bakışlar olarak görmek gerekir. Ogden ve Richards’ın anlamın neliğine ulaşma çabaları sözlükçü gözüyledir. Bunlar, anlam (meaning) sözcüğünün dildeki ifadeler içinde yüklendikleri anlamlara göre bir değerlendirmeye gitmişlerdir. Bu noktada bağlam ve sözcük ilişkisinin altı Wittgenstein tarafından (da) çizilmiştir. Filozof, sözcüklerin tek başlarına anlamsız olduklarını ileri sürmüştür. Elbette burada şunu söylemekle yetineyim. İyi hoş da eğer sözcükler anlamsız olsaydı, bağlam içine girince nasıl anlam edinebilirlerdi birden. Olacak şey değildi onun söylediği. John Lyons da “Anlambilimin Ögeleri” (fr çevirisi “Eléments de Sémantique; 1978) adlı kitabında, Ogden ve Richards’ın yoluyla “söylemek istemek”, “niyet”, “değer” ve “bir şeyi söyleyip akla başka bir şeyi getirme”yi işaret eder. Anlamın anlamıyla ilgili sıraladığı soon anlama şu örnekten varır: “Onun işaret ettiği anlam hangisi?” GeoffreyLeech, “Anlambilim “(Semantics; 1974) adlı kitabında anlamın felsefeciye göre doğruluk ve yanlışlık, davranışçı ruhbilimciye göre etki tepki, edebiyat eleştirmenine göreyse okur tepkisi vb olduğunu söyler ve yedi çeşit anlamdan söz eder. Doğan Aksan, Saussure’cü gösterge yaklaşımında kaldığı için, “kavram anlamdır” der (Anlambilimi ve Türk Anlambilimi; 1987). Şimdi buraya kadar anlamın anlamı olarak sıralananları yan yana getirelim: tanrısal, duyguyla ilişkili, işaret etme, demek isteme(k), niyet, değer, kavram, kastetme, doğruluk/yanlışlık, etki/tepki. Bunlardan ilk ikisi kaynakla ilgili yorum olduğu için bir kenara bırakılabilir. Yani sesbilim terimiyle konuşursak yorumsal çıkış yeridir. Ki aslında imgelerin ve giderek sözcüklere ve/ya şeylere bağlı gücül anlam seçeneklerinin yuvalandığı yer zihindir. John Lyons anlam açısından birleştirmeye gitmemiş ama ‘demek istemek’ ve ‘kastetmek’ (o doğrudan “kastetmek” terimini kullanmaz) ayni şeydir. Ve bu da niyet, niyetlilik ile bağdaşır. Birbirleriyle bütünlenir. ‘Öznenin içindeki zihinsel olarak niyet’ ve ‘söylenmişin içine yerleştirilmiş olarak niyet’. Bu yüzden Arapça şöyle denilmiştir: “el ma’na fi batnı ş şair” (= anlam şairin karnındadır. Ve bu bakış açısıyla, özellikle şiirde anlam yorumsal alanın sınırlarındadır. Etki/tepki kavramları davranışçılığın yanı sıra ayni zamanda iletişimsel bakış için de geçerli olabilir. Ve tek bir açıdan bakmak demektir soruna. Doğru ve yanlış olarak bakmak da felsefecilerin ve de eklemek gerek mantıkçıların işidir. Kavram’ın anlam olması ise işaret etme ile ilişkilendirilebilir. Gösterenin gösterilene iletmesi, gösterileni işaret etmesidir. Anlamın değer olması sorununa gelelim: Değer, varlıksal kılma sürecinin sonucudur. Özne ve öznenin ilgi alanındaki şey. Bunlar varlık alanıyla ilgilidir. Bu varlık alanı içinden öznenin şeye atfettiği ve kendisiyle ilişkilenebilen şey, değerdir. Ve her türlü değer özneldir. “Kalem mavidir” İfadesinde henüz bir değer söz konusu değildir. Zira kalemin mavi oluşu başka öznelerle de paylaşılabilir. Kaleme özgü bir niteliktir. “Mavi kalemlere bayılırım” ifadesinde öznenin mavi kalemler için öznel bir değerlendirmesi kendisiyle ilişkilendirmesi söz konusudur: (A için a à y’dir). ancak ‘değer’ ve ‘anlam’ kavramlarının bir arakesitte buluştukları da doğrudur. Bu ara kesit değer yerine anlam sözcüğünün eğretilemeli olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Ama burada arakesitin oluşması iki kavramın anlambirimlerinin yakınlığıyla da ilgilidir. Anlam’ın anlambirimleri: ‘işaret etmek’ ve ‘ile bir şey yapmak’tır. Değer kavramı ‘için işaret etmek’ olarak anlamın birinci anlambirimiyle tam uyuşmaz ama yakınlaşır. Sanırım şu örnekte ‘değer’ ile ‘anlam’ arasındaki farkı netleştirebiliriz: “Cana rakibi handan edersin Hay Allah nerdesin” Bu ifade şöyle değerlendirilebilir: ‘Bu postmodern bir ifadedir’. Zira bir şarkı dizesi farklı bir kullanıma sokulmuştur. Yani bu değerlendirmeyi yapan için bu ifadenin değeri ‘post modern’ olmasıdır. Kısaca değer, her ne kadar kimi örneklerde ‘anlam’ ile eş anlamlı kullanılsa da ‘anlam’, ‘değer’ değildir. *** Edimsel anlam: Şimdi, 60’lı yıllarda ortaya çıkan edim kuramından söz etmek istiyorum birazcık. Austin “Sözcüklerle ne yapıyoruz” diye türkçeleştirebileceğim “How to do things with words” (1962) –ölümünden iki yıl sonra yayımlanmış. Fransızcaya da bu kitap “söylemek yapmaktır” (Quand dire c’est faire” olarak çevrilmiştir. Austin, söz ile ilgili üç (act) edim belirler. Benim burada söz konusu etmek istediğim ikinci edimdir: söylemeyle yapılan edim (illocutionary act). Söylemeyle yapma edimlerini şöyle örneklendirebilirim: (…) (Dağlarca ile ilgili bir kitapta yer alacağı için yazının tamamına yer veremiyor, ilk altıda birini sunuyoruz. Değerli üyemiz Mustafa Durak’a teşekkür ederiz.)

Share button