Edebiyat ve Tarih İlişkisinde Edebiyat Tarihinin Felsefi Boyutu

25 Kasım 2011, Cuma

Edebiyat ve tarih, birbirinden çok uzakmış gibi görünür. Ancak, her ikisinin de bilim olarak ele alınması, her ikisinin de iç içe kabullenilmesi metodolojik olarak mümkündür. Türkiye’de pek de bilinmeyen “Edebiyat Tarihi”nin bilimsel varlığı; Edebiyat ile Tarih’in kesiştiği noktada yer alan insanın geçmişte yaşadığı toplumsal, kültürel, ekonomik gelişmesini belgelerle bugüne aktarılışının daha da ötesine geçer. Bu öte, geçmiş zamanı yaratan insanın aynı zamanda yaşadığı olayın, bu olayın geçtiği mekân ve coğrafyanın, geleceğe kaygısını ve merakını da ontolojik anlamda kapsar. En basit anlatımıyla tarih olaylardan etkilenmez; edebiyat o olaylara kendi ruhunu verir; edebiyat tarihiyse hem olayları insani boyutları ruhuyla yarına aktarma görevini üstlenir. Ama elbette bu tanımlarla hayatın pratiği hiçbir zaman birbiriyle uyuşmaz. İşte bu tespit, benim de itirazımın başlangıcını oluşturur ve aynı zamanda felsefi boyuta başvurmamın amacını da… 

Biraz önce dedim ki, hayatın pratiği; tarihle ilgili yapılan tüm bilimsel tanımlamaları alt üst eden ve onları geçersiz kılan bir pratiktir. Biraz konu dışına çıkıyor gibi görünsem de, şimdi size bu inançsızlığımın oluş nedenlerini, gerekçelerini, “Tarih, bilinen bir zaman boyutundan mı ibarettir, sadece… “, “İnsana ait bir geçmiş midir, tarih?” sorularını sorarak anlatmaya çalışacağım. Benim bu soruları sormamın amacı, tarihin ne olduğunu sorgulamak değil, tarihin bize nasıl aktarıldığıdır. Yazımın başından söylemeye çalıştığım meramım da bu. Neyin tarihi bize kendi yalın gerçeğiyle bugüne aktarılmıştır? Evet, tarihle uğraşmak tarihçilerin işi ama tarihi bugüne aktarma kurumunun tarihçilerin eliyle olduğunu varsaymak pek iyimserlik olur. Dünden bugüne nasıl gelindiğinin tablosu, resmi ideolojinin fırçasıyla çizildiğini dünyamızın yaşadığı bu kaos kanıtlamaktadır. Evet, insanın aklını ve ruhunu; döktüğü kalıplara göre endeksleyerek oluşturulan tarihsel bilinci aşılayan egemenlerin asıl niyeti tarihi aktarmak değil, insanın bugüne ait düşüncesini pelteleştirmek ve sefil hale getirmekten başka bir şey değildir. Geçmişte her ne varsa ve yaşanmışsa; bugünün egemen gücün ve zihniyetin bir ürünü olarak, yani onların belirlediği kıstaslarla gözümüze sokulur. Günümüzün getirdiği yaşamsal sorunlarla boğuşan ve yorgun düşen insan, kendisine sunulan bu bilgileri hap diye sorgulamadan yutar. Resmi ideolojilerle kuşatılan bu bilgiler, insanın geçmişi olur ve geleceği de buna göre belirlenir. Burada kıstas, insan geleceğinin yeniden şekillenmesidir. Çünkü insan, kendisinin siyasal tabanının ve değişiminin yeryüzündeki diğer insanla bağlantılarının iç yüzünü ve biricik varlığını; belli bir kıstasa göre yontularak bir sosyal kontrol mekanizmasıyla ve adına “tarih” denilerek öğrenmeye zorlanır. Milliyetçilik ve dinci gibi en bağnaz, en gerici düşünce ve duygularının kışkırtılarak insana yapılan bu pompalamanın, aslında toplumların ve insanın geleceğe ait bilincinin tüketilmişliğini körüklemekten başka bir fonksiyonu da yoktur. İşte bu noktada insanın toplu tapınma törenlerinden ortak üretime geçişinde yazı devreye girerek hem insanı hem geçmiş zamanı ete kemiğe büründürür. Yazının üzerinde yükselen edebiyat tarihi denilen olgu; insanın üretim düzenlerindeki düşünceyi bugüne estetik bir işlev yüklenerek getirebilmiştir. Bu estetik işlevsellik, edebiyat tarihinin bir bilim olarak kendini var etmesinden öte aynı zamanda da sanatların ve sanatçıların topluma yön verenlerle dünyayı değiştirenler üzerindeki etkilerini de göstermiştir. Yani ben burada bahsettiğim edebiyat tarihinin, Adorno’nun düşünsel tespitine uygun olarak, edebiyatın toplumsal kritiğin tarihsel bütününden yola çıktığını, böylelikle vatandaşın körleşen birlikteliğini bertaraf ederek bir insana dair estetik var olma bilinci yarattığını söylemek istiyorum. Bu öyle tarihsel bilinç ki, edebiyat tarihi aynı zamanda kendisinin bile yararlandığı düşünceleri eleştirel bir biçimde yeniden kurulmasını hedefler. Tarihi yapan insanı, düşünen insan olarak mükemmel ve estetik üretimini teşvik eder. Edebiyat tarihi; aklın, insanda var olan bir öznel değil nesnelleştiği takdirde bir artı değer olduğunun farkındalığını yaratır. Tarihsel süreç içerisinde eleştirel düşünme yeteneğini geliştirerek aynı zamanda insanın bireysel özgürlüklerinin de oluşmasını sağlar. Yarına dair şimdiden oluşturulmaya çalışılan şeyleşmiş ve insansızlaştırılmış bir hayatın önüne geçmeye çalışır. Çünkü edebiyat tarihi, yaşanan anı oldubittiyle ele almaz. Edebiyat tarihi, yaşanan ana, yazarın yarattığı an eklenerek o yaşanan anın sorgulanmasını da sağlar. O yaşanan anın geçtiği zaman dilimi, o ana muhatap insanı var eden tüm özelliklerini taşır ve zamansız olan geleceğin dünyasına taşır, aynı zamanda. Bu insanın geçmişinin diyalektik anlama yabancı kalan yasallığı da yerle bir eder ve insanın özgürce ve emeğinin değerlendirilmesine ait iç sezgisel bir görüş olarak karşımıza çıkmasını olanaklı hale getirir. Edebiyat tarihi, geçmişteki en çetin sorunsallığı ve ön karmaşık durumları bize anlatanın bilimsel tanıklığıdır. Burada figürler değiş-tokuş edilirken asıl mutlak gerçeklikten vazgeçilmez. Asla saptırılan ve biten bir zaman ve olay yoktur burada. Burada işlemesi gereken Tolstoy mantığıdır. Ki işler ve tarih kendi içinde yine tarihsel gerçeğine dayanır. İnsanın toplumsal boyutu kadar kişisel yazgısı ve eş türden değer taşıyan geçmiş zaman düzenin bir öğesinin isyanı olarak geleceğe ilişkin yeniden şekillenir. Edebiyat Tarihini, biraz da Fichte’nin “roman suçluluk çağının biçimidir” deyişini hatırlayarak zamanın tarih felsefesi bakımından imleri yorumladığını da hissettirdiğini algılayabiliriz. Bunları açık bir dille söylemekten korkmamak gerekiyor. Yani yaşanan anlardan kaçarak değil aksine, ondan korkmadan yeni umutları getirdiği beklentisinden uzaklaşmamız gerekiyor. Çünkü yaşadığımız bu an bile bir tarihtir, gelmekte olan zamanın bir belirtisidir ve edebiyatla anlamı olgunlaşmaktadır. Ancak edebiyat tarihiyle mümkündür; gelmekte olan aşkın, zamana, hayatın bağlılığına ya da daha güzel bir hayatın varlığına dokunması… Buna inanmak gerekir. Yoksa egemenlerin elinde oyuncak olan tarih; akmakta olan zaman inkâr edilerek, kendinden geçmiş mistik bir yapıyla geçmişten geleceğe akışını ortadan kaldırdığına rıza gösterilir. Aksi takdirde, bu durum aynı zamanda insanın kendisinin inkârına kaçış alanı olur. Elbette, tarihin tanıklığında edebiyat hayata damgasını vurur. Yoksa bu biçim ve onun doğurduğu zamanlara, nesnenin içindeki egemen gücün inisiyatifi denirse öznel ve iç dönüşümsel kalma gereği gelenek haline gelir ki bu da tarihin anlamını giderek yok etmeye götürür. Ve tarihin yani zamanın anlamını kavramanın biçimlendirici duygusu sadece egemenliğin elinde kalır. Unutmayalım ki yaşanan her şey; tarih içinde yaşanır, ancak insan ve edebiyat tarafından anlamlaştırılır.

Share button