PEN Duygu Asena Ödülü Prof Dr Ayşe Buğra’ya sunuldu:

8 Mart 2021, Pazartesi

DUYGU ASENA ÖDÜL TÖRENİ

Doç. Dr. Özlem Altan tanıtım konuşmasında hocası Prof Dr Ayşe Buğra’nın hem dünya çapındaki bilimsel katkılarına ve eserlerine değindi hem de şaşırtıcı bir donanımı olan Buğra’nın eğitimci olarak yapıcı, yol gösterici özelliklerini açıkladı, minnettar olan sayısız öğrenciden biri olduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Ayşe Buğra konuşmasına şöyle başladı: 

“Bu ödüle layık görülmek, özellikle uzun bir süredir içinde bulunduğum zor zamanlarda bu ödülle onurlandırılmak, bana büyük bir mutluluk verdi, karanlık günlerimi aydınlattı diyebilirim. Ödülü ne ölçüde hak ettiğimi bilmiyorum, ama bunu sabırlı olmak, sabretmekle ilgili bir ödül olarak yorumluyorum.” 

Türkiye’de gençlerin artan zorluklarına istatistiklerle dikkat çeken Ayşe Buğra konuşmasını şöyle tamamladı: “Edebiyat, eşimin ve benim, üç buçuk yıldır içinde bulunduğumuz ve benim artık işkence kelimesiyle tarif ettiğim akıl almaz durum karşısında sabırla ayakta kalabilmemizi sağlayan şeylerin başında geliyor. Biz, Türkiye’den ve bütün dünyadan gelen desteğin yanı sıra, edebiyat sayesinde, hem çağdaş yazarların kitapları hem de tekrar tekrar okuduğumuz dünya klasikleri sayesinde ayakta kalabildik. Edebiyat, tabii babamın da sayesinde, benim için her zaman çok önemliydi. Ama edebiyatın insana neler verebildiğini ve neden yüceltilmeyi hak ettiğini bugün çok daha iyi biliyorum. Bu yüzden de, edebiyatı yüceltmeyi amaçlayan bir derneğin verdiği bu ödül, benim için kolay anlatamayacağım kadar kıymetli. Beni bu ödüle layık görenlere çok teşekkür ederim.”

Törene pek çok aydın katıldı, görüşler paylaşıldı. İnci Asena bu yılki seçimi de çok isabetli bulduğunu ve sevinç duyduğunu belirtti. Ayşegül Devecioğlu, Banu Tesal, Fatmagül Berktay, Güray Öz, Serpil Yılmaz, Yazgülü Aldoğan, Zeynep Göğüş görüş, duygu ve dileklerini paylaştılar. Demokrasi gereğini vurgulayan katılımcılar bu bağlamda Osman Kavala’nın ve mağdur edilen tüm öbür aydınların serbest bırakılmasını dilediler. 

Doç. Dr. Özlem Altan’ın konuşması:

Prof. Dr. Ayşe Buğra’ya şükranla

Öncelikle ben de herkese bir kere daha hoş geldiniz demek istiyorum.

2021 PEN Duygu Asena Ödülü’nün takdim töreninde, Profesör Dr. Ayşe Buğra’yı bir bilim insanı olarak tanıtmak benim için büyük bir onur. Aynı zamanda, bu konuşmayı öğrencilerinin, meslektaşlarının, onun bilimsel üretiminden faydalanmış herkesin söyleyebileceklerini kapsamanın mümkün olmadığını bilerek yapmanın bir ağırlığı da var.

Ayşe Buğra Türkiye’de Robert Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eğitiminden sonra, Kanada’da Laval Üniversitesi’nde yüksek öğrenimini tamamladı. Daha sonra McGill Üniversitesi’nde İktisat alanında doktora derecesini aldı. Ve 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaya başladı. O günden bugüne İktisat Bölümü’nde, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde çalıştı; Sosyal Politikalar Forumu’nun kurucuları arasında yer aldı ve başkanlığını üstlendi.

Ayşe Hoca’nın çalışmaları çok geniş bir yelpazeye yayılır ve bunları farklı şekillerde sınıflandırmak mümkün. Ben burada sadece bir deneme yaparak bunları dört grupta özetlemek isterim.

Bir tarafa iktisat biliminde yaygın kabul gören, piyasanın neredeyse doğal kurallarının olduğu varsayımına itirazı konulabilir. Buğra’nın çalışmaları, bize, piyasanın kendine has bir mantıkla değil, nasıl siyasetin dinamikleri ile şekillendiğini anlatır. Devlet müdahalelerinin sermaye sınıfının yeniden üretiminde oynadığı rolü ve bu rolün zaman içindeki değişimini araştırır. Devlet-sermaye ilişkisinin ve bu ilişkide zaman içinde yaşanan değişimlerin bu sınıfa dahil aktörlerin heterojen yapılarına yansımasını tespit eder. İktisat biliminin kendisinin de piyasanın nasıl işlediğini açıklamanın ötesinde, piyasanın şekillenmesinde bilfiil üstlendiği rolü gösterir. Buğra, günümüzde Polanyi çalışmalarının merkezinde yer alan bir araştırmacı ve yazardır aynı zamanda.

Buğra iktisadi düzenleri anlamak için, aynı zamanda, üretim ilişkileri ve büyüme gibi göstergeler ötesine geçmek gerektiğini savunur. Kendi araştırmalarında insan deneyimlerine merkezi bir yer ayırır ve bu deneyimlerin işaret ettiği kırılganlık ve eşitsizliklere çözüm üretilmesi gerektiğini anlatır. Dolayısı ile ikinci bir önemli araştırma alanı da sosyal politikalardır. Bu çalışmalarında, sosyal politikaların toplumsal hayatı düzenlemedeki ve toplumu yeniden üretmedeki rolünü açıklar. Farklı sosyal politika anlayış ve uygulamalarını tespit eder.  Bunların devlet-vatandaş ilişkisi, vatandaşlık anlayış ve pratikleri ve toplumsal eşitsizliklerle girift ilişkilerini araştırır. Ve şunu söyler: sosyal politikalar vatandaşlar arası eşitliği de hedefleyebilir; var olan eşitsizlikleri kaçınılmazmış gibi kurgulayarak yeniden de üretebilir, onları derinleştirebilir.  Bu bağlamda eşitlik ve farklılık ilişkisini masaya yatırır. Farklılıklarımızla, eşitlikçi toplumsal düzenler kurma yollarını sorgular.

Üçüncü olarak da kültür alanına yoğunlaşır. Tıpkı piyasa kavramında yaptığı gibi, egemen kültürel pratikleri değişmezmiş, kendiliğinden var olurmuş gibi kurgulayan söylemleri sorgular. Bunların siyasi kaynaklarını ve toplumsal hayattaki izdüşümlerini inceler. Örneğin sosyal politika alanında, nelerin değişmez durum olarak varsayıldığına bakar. Bu kabulün eşitsizlikleri kaçınılmazlaştırma süreçlerine katkısını araştırır.

Bu sorgulama dördüncü olarak ele alabileceğim toplumsal cinsiyet çalışmalarını da içerir. Buğra, ev içi emeğin toplumsal cinsiyete dayalı eşitsiz paylaşımından yola çıkarak, bunun sosyal politika alanında nasıl doğallaştırıldığının tespitini yapar. Bu sürecin ev-dışı istihdam alanındaki izdüşümünü inceler ve kadınların istihdama eşitsiz katılımını, bunun yarattığı kırılganlıkları tespit eder. Son raddede gene aslında, devlet-piyasa ekseninde, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerin, siyaseten üretiminin kaynaklarını ortaya koyar. Tekrarlamak gerekirse tüm bu alanlarda farklılık ve eşitlik arasında kurgulanan yanlış karşıtlığı ve bu kurgunun yaşamlarda yarattığı tahribatı gösterir.

Profesör Dr. Ayşe Buğra, hem Türkiye’de hem de uluslararası bilim dünyasında araştırmaları ve yazıları ile çığır açmış bir insan. Tüm eserlerini sıralamam mümkün değil. Ama en azından sadece, özellikle Türkçe de yayınlanmış kitaplarının bir kısmını anmak isterim. Bunların arasında pek çok değerli sosyal bilimci ile beraber yazdığı kitapların da varlığı bence kendisinin etki alanına ve çalışırken beraber üretmeye verdiği öneme dair ipuçları veriyor. Benim kendi adımaDevlet ve İşadamları;İktisatçılar ve İnsanlar;Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika; Osman Savaşkan’la birlikte yazdığıTürkiye’de Yeni Kapitalizm; Çağlar Keyder ile birlikte derlediğiSosyal Politika Yazıları; Kaan Ağartan’la birlikte derlediği21. Yüzyılda Karl Polanyi’yi Okumak: Bir Siyasi Proje Olarak Piyasa Ekonomisive Yalçın Özkan’la beraber derlediğiAkdeniz’de Kadın İstihdamının Seyriher başvurduğumda yeni bir şeyler öğrendiğim eserlerinden sadece bazıları.

Daha devam etmem gerek, devam edebilirim. Ama etmeyeceğim. Aslında belki aldığı pek çok ödülü de sıralamam gerekir ama onu da yapmayacağım. Bana verilen süreye riayet etmek adına son birkaç dakikamı bir başka konuya ayırmak istiyorum.

Bundan birkaç sene önce Osman Savaşkan ve Mehmet Ertan’ın editörlüğünde,Türkiye’nin Büyük Dönüşümü Ayşe Buğra’ya Armağanadlı bir derleme kitap yayınlandı. Bu kitap Ayşe Hoca’nın öğrencisi olmuş ve/veya kendisi ile çalışmış yirmi küsur araştırmacının yazılarından oluşmakta. Savaşkan ve Ertan kendisi ile kitap için yaptıkları görüşme sırasında, Ayşe Hoca kendi çalışmalarının katkılarını şu şekilde özetlemiş: “Eğer benim yaptığım çalışmaların Türkiye çalışmalarına bir katkısı olduysa, bu katkının belki de önemli yanını, Türkiye’deki devlet müdahalesinin karşılıklılık ilişkilerinin mantığını yansıttığı ve bu mantığın da devlet-toplum ilişkilerini biçimlendirdiği tespiti oluşturur.”

Şimdi şunu söylemek gerek: Ayşe Hoca’nın tespitlerine itiraz etmek zordur çünkü her söylediği, her yazdığı inanılmaz bir düşünce evreninden gelir; sizin hayal bile edemediğiniz bir süzgeçten geçmiştir. Dolayısı ile siz bir tespitine itiraz ederseniz, bu itirazın kaynaklarını hemen anlar, mantıktaki boşlukları tespit eder ve siz sözünüzü bitirince bunları size aktarır. Bunu yaparken sizi asla incitmez ve her kelimesinde size verdiği değeri anlarsınız. Ama sonuç olarak siz kendinizi, söylediklerinizi, bunları dile getirdikten sadece birkaç dakika sonra sorgularken hatta reddederken bulursunuz. Ama hocam bu seferlik ben gene de bu tespitinize itiraz edeceğim. Sizin katkınız bu alıntıda aktardığınızdan çok daha büyük. Sizin çalışmalarınız pek çok farklı bilim dalında sorulan soruları etkiledi, araştırmalara yön verdi.

Bir de bence bir bilim insanını, bilim insanı yapan tüm bu çalışmaların yanı sıra yol gösterdiği, ilham verdiği, yetiştirdiği, teşvik ettiği öğrencilerdir. Pek çoğumuz, sizin derslerinizde öğrenciyken, çalışmalarınızı okurken, sizinle beraber çalışırken, bazen de sadece sizinle sohbet ederken, sizdeki yeni sorular sorma heyecanından ilham aldık, almaya devam ediyoruz. Kendisini sizin öğrenciniz sayan, sizden öğrenme fırsatı bulmuş insanlar, akademide sadece benim bildiğim Antropoloji, Ekonomi, Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Tarih gibi pek çok farklı disiplinde ve bir o kadar da disiplinler arası alanda şimdi kendi araştırmalarını yapıyorlar, öğrenci yetiştiriyorlar. Akademi dışına yönelmiş pek çok öğrenciniz de var. Ve bu öğrenciler, daha doğrusu hepimiz, üniversite günlerimizi düşündüğümüzde, adınızı sevgiyle anıyoruz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sizin dersinizde oturan, sizinle ders öncesinde ya da sonrasında sohbet etme fırsatı bulmuş herkes, önce bir insanın nasıl olup da sosyal bilimlerin her alanında böylesine bir dağarcığa sahip olduğuna şaşırır. Sonra da kendisini sadece bu birikimi değil, bahsettiğiniz edebiyat ve sanat eserlerini de “şunu da okumalıyım,” “bunu da görmeliyim,” diye durmaksızın not ederken bulur.

Son olarak muhtemelen sadece benim hatırladığım bir anıyı aktararak bitirmek istiyorum.

Ben Boğaziçi Üniversitesi’nde İktisat Bölümü’nü bitirdikten hemen sonra Ayşe Buğra’dan yüksek lisans seviyesinde bir ders aldım. Bu dersin sonunda herkesin bir dönem ödevi teslim etmesi ve bunu sınıfta sunması gerekiyordu. Ben utanarak söyleyebilirim ki bu ödevde dünya ekonomisini adeta “önce toz ve gaz bulutu vardı” diye başlayarak tarihselleştirmeye karar vermiştim. Ödevin içinde uluslararası örgütlerden şirketlere, sermayeden işçi sınıfına, finans piyasasından emek piyasasına yok yoktu. Bir de tabii tüm bunları 25 sayfada yazmıştım. Özetle felaket olarak nitelendirilebilecek bir ödevdi. Sunum sırasında da sınıf arkadaşlarımın gözleri gittikçe büyüdüğü için bir yerlerde sıkıntı olduğunu daha sunum bitmeden anladım. Sonlara doğru ciddi biçimde panik olmaya başladım. Sunum bitti ve derin bir sessizlik oldu. Ben utancımdan yerin dibine geçmeye başlamışken, Ayşe Hoca devreye girdi ve şunu dedi: “Özlem sen bu ödevle kendine bir yaşam boyu sorabileceğin soruların bir çerçevesini çıkarmışsın. Bundan sonra bunların her birini teker teker açarsın. Ama istersen bu ödevin son halini teslim ederken, bahsettiğin temalardan birine odaklan.” Bana pek çok şey diyebilirdi. Mesela, “kızım sen bu sevdadan vazgeç” ya da “olmamış.” Hiçbir şey demeyip dehşetle de bakabilirdi. Ama yapmadı. Bana nasıl ilerlemem gerektiğine dair bir yolu, kendi yaptıklarımın içinden gösterdi ve beni teşvik etti.

Ben o dersten çıktıktan sonra kendi kendime şunu dediğimi hatırlıyorum. “Büyüyünce Ayşe Buğra gibi bir hoca olmak istiyorum.” Zaten şu bir gerçek, sizin herhangi bir dersinizden çıktıktan sonra içinden ya da yüksek sesle “büyüyünce Ayşe Buğra gibi olmak istiyorum” diyen özellikle kadın öğrenci sayısı epey fazladır. Bu hiçbirimiz için çok olası bir hedef değil belki ama insanın hayalleri olması da güzel bir şey.

Bana bu hayali hepimiz adına dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın Ödül kabul Konuşması.

Bu ödüle layık görülmek, özellikle uzun bir süredir içinde bulunduğum zor zamanlarda bu ödülle onurlandırılmak, bana büyük bir mutluluk verdi, karanlık günlerimi aydınlattı diyebilirim.

Ödülü ne ölçüde hak ettiğimi bilmiyorum, ama bunu sabırlı olmak, sabretmekle ilgili bir ödül olarak yorumluyorum. Sabır, tabii, kadınların çok iyi bildiği ve çok başarılı olabildikleri bir alan. Aynı zamanda da, hem yazarlık hem de benim yıllardır sürdürdüğüm ve halen sürdürmeğe çalıştığım akademik çalışmalar, sabırlı olmayı gerektiren uğraşlar.

Duygu Asena “kadının adı yok” demişti ve yaptığı gözlemler çok doğruydu. Ama edebiyatı ve akademik hayatı, kadınları hatırlamadan, onların adları aklıma gelmeden düşünmek bana imkânsız geliyor. Edebiyat ve düşünce tarihi dendiğinde, birçok kadının adını, mesela Jane Austin’i ve Margaret Yourcenar’ı, 18. yüzyılın sonunda kadın haklarını savunan son derece önemli bir kitap yazmış olan Mary Wollstonecraft’ı hatırlamamam mümkün değil. Wollstonecraft’ın doğum yaptıktan hemen sonra hayatını kaybettiği için hiç tanıyamadığı kızını, Frankenstein yazarı Mary Shelley’i hatırlamamam mümkün değil.

PEN Türkiye’nin kuruluşu Halide Edip Adıvar’ın inisiyatifiyle gerçekleşmiş ve kendisi ilk başkanı olmuş. 2015 yılında Duygu Asena ödülü Latife Tekin’e verilmiş. Türk edebiyat tarihini Halide Edip’in ve Latife Tekin’in adlarını hatırlamadan düşünebilir miyiz? Bugün akademik hayatta ve bilim dünyasında kadınların çok önemli bir yeri var. Bugünden biraz daha geriye gidersek, Türkiye’de mesela sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarının gelişmesine baktığımız zaman da, Mübeccel Kıray gibi, Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi isimleri hatırlamamak imkânsız.

Kadınlar sabırla düşünmüşler ve yazmışlar. Bunu yaparken de, her seferinde, toplumsal cinsiyet farklarının eşitsizliği haklı gösteren bir şey olmadığını, kadınların akıl, fikir, cesaret ve çalışkanlık konusunda hiçbir eksiklikleri olmadığını tekrar tekrar ispat etmişler, toplumsal cinsiyet eşitliğinin neden savunulması gerektiğini göstermişler. Bu kadınların kabul edilmezliğini işle ve uğraşla gösterdikleri eşitsizliklerle, toplumun her alanında, bugün hala mücadele etmek gerekiyor. Benim araştırma yaptığım konulardan biri olan çalışma hayatı, bu alanlardan biri.     

Türkiye kadınların büyük bir kısmının hala çalışma hayatının dışında kaldığı bir ülke;  kadınların çalışma hayatına katılma oranının bütün dünyada en düşük olduğu ülkelerden biri.  Ayrıca, çalışma hayatına katılan kadınlar arasında işsizlik oranı erkek işsizlik oranının çok üstünde. Ücret eşitsizliği ve işte yükselme şansıyla ilgili sorunlar da ayrı. Bunların dışında, bir süredir uluslararası karşılaştırmalı istatistikler arasında yer alan bir veri tabanı, bize Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, ürkütücü bir şekilde, eşitsizliğin kalıcı olma tehlikesiyle birlikte gösteriyor. Sözünü ettiğim veri tabanı, ne çalışan, ne eğitim görmekte olan, ne de herhangi bir beceri geliştirme programında yer alan genç nüfusla ilgili. Bunlara NEETs deniyor, İngilizce “neither in employment nor in education nor in training” in kısaltması. Türkiye’de 15-24 yaş arası nüfusun % 26’sı ne çalışıyor, ne okuyor ne de bir beceri geliştirme programında yer alıyor. Bu, Avrupa ve OECD ortalamalarına göre çok yüksek bir oran. Ama Türkiye’de asıl çarpıcı olan, genç kadınlar ve erkekler arasındaki oran farkı. 2019 yılı istatistiklerine göre, toplumdan dışlanmış durumda olduğunu söyleyebileceğimiz genç erkekler aynı yaştaki nüfusun % 20’sinin altındayken, kadınlar arasında bu oran % 30’un üstünde. Bunlar, akıllarını, yaratıcı enerjilerini kullanmak, kendilerini gerçekleştirmek şansları epeyce düşük, adsız yaşama ihtimali epeyce yüksek genç kadınlar. Bunun kadın doğasıyla ilgili olmadığını biliyoruz. Kadınların erkeklerden farklı olduğunu, ama bu farklılığın eşitliğin önünde bir engel olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, kadınların farklılıklarıyla birlikte topluma eşit bireyler olarak katılabilmeleri için mücadele etmek gerektiğini biliyoruz.

Bazı kadınlar için, bazılarımız için, bu bilgi nispeten daha kolay edinilmiş ve kullanılabilmiş bir bilgi. Ben de bu şanslı kategoriye dahilim. Mesleğim olan hocalık, benim için aile içinde nesilden nesle aktarılan bir zanaatkârlık geleneği gibi bir şey. Anneannem ilkokul öğretmeniydi, ilk nesil Cumhuriyet öğretmenlerinden biri. Benim çocukluğumda emekli olmuştu ve öğrencilerini çok özlüyordu. Konu komşu, esnaf, anneanneme “hocanım” derdi. Annem üniversitede hocaydı, ona da bazen “hocanım” bazen “hocam” denirdi. Şimdi bana da öğrencim olan ve olmayan pek çok insan “hocam” diyor. Ben de bunu aileden gelen bir zanaatkârlık geleneğinin parçası olarak düşünmekten hoşlanıyorum.

 Anneannem de annem de kadın-erkek eşitliğine inanan ve bunun için mücadele etmek gerektiğinin farkında olan insanlardı. Annem Jale Baysal, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde çalıştı. O vesileyle benim de Türkan Saylan gibi, Nazan İpşiroğlu gibi, Aysel Çelikel gibi kadınlarla tanışma fırsatım oldu.  2016 yılında PEN Duygu Asena ödülü Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi’ne verilmiş.  Ben o kütüphanenin kuruluş çalışmalarına yakından şahit oldum. Şirin Tekeli annemle birlikte oturduğum mahallede komşumuzdu. Bizim evde annemle Şirin’in birlikte oturup kadın kütüphanesini hayal ettiklerini ve başka kadınlarla birlikte o hayali gerçekleştirmek için çalıştıklarını gördüm.

Bu ödül vesilesiyle, bu akıllı ve çalışkan kadınları anmaktan, onların sadece kendileri gibi okuryazar kadınlar için değil, bütün kadınlar için eşitliği savunuşlarını bir kere daha hatırlamaktan çok memnunum.

Ama beni onurlandıran bu ödül, benim için başka bir açıdan da çok anlamlı. PEN Yazarlar Derneği’nin amaçları arasında düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmanın yanı sıra, “edebiyatı yüceltmek” de yer alıyor. Edebiyat, eşimin ve benim, üç buçuk yıldır içinde bulunduğumuz ve benim artık işkence kelimesiyle tarif ettiğim akıl almaz durum karşısında sabırla ayakta kalabilmemizi sağlayan şeylerin başında geliyor. Biz, Türkiye’den ve bütün dünyadan gelen desteğin yanı sıra, edebiyat sayesinde, hem çağdaş yazarların kitapları hem de tekrar tekrar okuduğumuz dünya klasikleri sayesinde ayakta kalabildik. Edebiyat, tabii babamın da sayesinde, benim için her zaman çok önemliydi. Ama edebiyatın insana neler verebildiğini ve neden yüceltilmeyi hak ettiğini bugün çok daha iyi biliyorum. Bu yüzden de, edebiyatı yüceltmeyi amaçlayan bir derneğin verdiği bu ödül, benim için kolay anlatamayacağım kadar kıymetli.

Beni bu ödüle layık görenlere çok teşekkür ederim.  

Share button