Munzur'un Vadilerinde El Feneri Notları

31 Ağustos 2007, Cuma

Her şey çıtırdıyor... Benim sözcük uydurukçusu kızım Dora, "havalar çok ısık (sıcak) oldu" diye yakınıyor.

Her şey çıtırdıyor. Keskin ışık, serseri buğu, kayıp bulut, yok rüzgar... Her şey çıtırdıyor... Sesler ormanı ve damardaki kan..

Dersimliler (Tunceli), Munzur Doğa Ve Sanat Festivali'ne çağırıyor.

AKP'liler yeni hükümeti kurmadan daha, "akarsuları satacaklarını" söylüyor. Aklım çıtırdıyor: Bir akarsu nerden başlar; o suyu doğuran dağlar, yeraltı suları ve bir ırmağı ırmak yapan onlarca dere yatağı. Satışa bunlarda dâhil mi?

Dersimliler, Munzur suyunun üstüne baraj yaptırmamak için uğraşıyor kaç yıldır. Kafa tutuyorlar... Ama adam diyor ki "akarsuları satıyorum." Öyle ya.... Denizleri, limanları, kıyıları sattılar ya... Akarsuları neden satmayacaklarmış... Haklılar...

Dersimliler, "gel konuş" diyor. "Çevreyi, alternatif enerji kaynaklarını..." Adam satıyor, biz konuşuyoruz... Biz hangi dilden konuşacağımızı bulamadığımız için, herifçioğlunun dili anlaşılıyor, bizimki lal mı lal... Özel orman, özel ada, özel deniz ve kıyı şeridi, özel liman ve özel ırmak.

Her şey çıtırdıyor. Suskunluk ve sözlerin burun direği, ezan ve ekran, şarkı ve şarap, şiir ve görünümleri... AKP'li tüccar, tefeci, hırsız ile kuraklık arasında sıkışmış ülke çatırdıyor...

Dersim'e gidiyorum.

Keban'ın Elazığ yakasında vapura binmeden kimliklerimizi topluyor asker, özel tim ve polis karışımı grup. Güneş dikine dikine... İnsan insanın gölgesine muhtaç... Her şey çıtırdıyor... Kimlikleri kontrol edenler oyun oynar gibi davranıyorlar. İtici, tedirgin edici... Öte yakaya on dakikada geçiliyor. Su üstünde on dakikalık bir yolculukta hangi yabancı unsur karışabiliri ki yolcuların arasına da yeniden kimlik kontrolü yapılsın... Yapılıyor, üstelik bir öncekinden daha beter... "Neden" diye soruyorum; "az önce baktılar kimliklerimize, sadece baraj gölünü geçtik, bu kadar aralıkta ne olacağını düşünüyorsunuz da yeniden sorgu sual kuruyorsunuz?"

"Beyefendi çok mu yoruluyor" diyerek bakıyor bana buradaki özel timin bir mensubu, parmağıyla hafif makinelisinin horozuyla oynuyor.

"Çok yorulmadım" diyorum; "sıkıcı ve itici buluyorum."

Özel tim mensubu, karşı kıyıyı gösteriyor. "Bakın, orası Elazığ, bu kıyı Tunceli... Böylece ne olmuş oluyor, siz bir ilden öteki ile geçmiş oluyorsunuz."

Anladın mı diyorum kendime, a yeryüzü avaresi bu da Dersim'e hoş geldiniz araması oluyor; anladın mı? Anladınız mı yolcular?

Sonra üç yerde daha kimlikler toplanıyor, eşya karıştırılıyor, sorgu sual ediliyor...

Bu kontroller de birinci, ikinci "hoş geldi"yi anlamamış olanlar anlasın diye zahir.

Dersim'e değil, Nazilerin egemen olduğu kentlerden birine ya da Amerikan işgali altındaki Bağdat'a giriyoruz. Daha çok Nazilerin yöntemine benziyor.

Dersim'e giriyoruz nihayet, aranmış, arınmış, sorulmuş bulunmuş şarkıcılar, şairler, sazcılar, cazcılar...

Dersim'i seviyoruz...

Bilge Contepe ile aynı masada sesleniyoruz Dersimlilere.. Bilge, Yeşillerin yeşili, öyle yeşil yeşil istiyor dünyayı, rengârenk... Ben "baraj yaptırmak istemiyorsanız eğer, bunda içtenlikliyseniz, barış enerjisini kullanın" diyorum. "Doğadan aldığını doğaya tertemiz veren, kurulumundan, dağılımına dek her haliyle ucuz, insani enerji kaynaklarına yatırın paranızı... Örnek bir kent oluşturun. Türkiye'deki her kentin, her belediyenin buna gücü yeter.... Sizin buna gücünüz yeter..." Belediye başkanı da dinliyor. Benim dediklerimi belki biliyor, belki bilmiyor, ama ben inat etmişim tepeden tırnağa bir güzel anlatacağım. Anlatacağım da, söyleşiyi yöneten Hasan Şen, "zaman doldu" diyerek bakıyor yüzüme.

Ben de sokağa çıkıyorum. Kurumuş dağlar... Her şey çıtırdıyor...

Pülümür'den gelenler buluyor beni. "Siz" diyor içlerinden biri, terkan içinde "Hocam siz konuşurken, tam sizin konuşmanız esnasında aradı köylüler, Pülümür'ün ormanlarına helikopterlerden yangın bombası atıyorlar. Şu anda yanıyor ormanlarımız." Bakakalıyorum yüzlerine... "Hangi sözü tutsam düşmüş elden ayaktan." Bu dizeyi Irak için Irak'ta yazmıştım.

Siz konuşun diyor, herifçioğlu, ben yakarım. Siz barış deyin, ben öldürür, öldürtürüm... Şimdi hangi sözcüklerle konuşacağız... Pülümür'de yanan ormanları görmek için girişimlerde bulunuyoruz. "Olmaz" olmaz üstüne. Bizimki de iş ha. "Yakılmış Ormanı Görme Ruhsatı" istiyoruz.

Ertesi sabah Kutu Dersi'ne gidiyoruz. Yine Pülümür'den haber geliyor. Yine orman yangını... Yakılmış, boşaltılmış köylerin üstünde yanan ormanlar... Oturup suyun başına yakan ele, acımasızlığa, çaresizliğe sövüyoruz ah ile...

Kutu Deresi, her yıl biraz daha kirleniyor. Evsel atıklar akıyor dereye, oysa burada arıtma yapmak o kadar kolay ki; yeter ki kent plancılarından, arıtma sistemi üstüne kafa yormuş kurumlardan yardım istensin; dünyanın bu en berrak sularından biri daha çok kirlenmeden kurtulabilir. Ama şimdi hızla kirleniyor.

Gezginliği delilik derecesinde sevdiği için, Munzur'un Delileri arasında sayılan Kemal Özer, kızıyor bana, "Kutu Deresi kirli, sen neden yüzmek için oraya gidiyorsun." Ertesi gün ver elini Higsor Vadisi. Devasa kayaların altında, dağların arasında dünyanın en güzel suyu çağlıyor. Önce eğilip doyasıya içiyoruz, sonra yüzüyoruz. Patikalarda elikler (dağ keçisi) vaşaklar dolaşıyor. Zembul ve kekik, Munzur sarımsağı ve yarpuz, yaban elması ve ceviz ve adı bilinmeyen binlerce otun kokusu içinde akıyor su ve zaman... Akıyor imgeye rakı ve dağ suyu, dağ gölgesi ve isyancı dize...

"Hakiki bir Dersimli" diyor Kemal, "içemediği suda yüzmez!"

Ama işte, yakıyor adam. İkinci gidişimizde, sırtında yarım torba sarımsakla ağlar geldi Hüseyin amca, önce söylemedi ama sonra tutamadı kendini; "Axbonoz'un ormanlarını yakıyorlar, havadan yangın atıyorlar ormana... Havadan yangın atıyorlar..." Sigara verdim, durulsun diye bekledim, nafile; "Nasıl iştir bu, onca ağaç, onca canlı...." Çaresizin ağlaması insanı dehşete düşürür, katılsan katılamazsın o ağlamaya, sussan susamazsın. Boğum boğum olur gırtlak, sarılsan o adama, o daha beter olur diye sarılamazsın. Beter olursun.

Kaç yıldır yakılıyor bu ormanlar, kaç yıldır bu canlılar candan oluyor, bu köylüler köysüz, çobanlar sürüsüz, kaç yıldır bu halk dilsiz...

İnsanın içinde oradan oraya koşar, oradan oraya, ormanı yakılmış hayvan!

Higsor'un Zağge'nin üstünü yakıyorlar, gel de sığınma suya, gel de kaçma sudan... Dünyaya ne diyeceğini bilmeyen bir adam nereye götürür kendini, ormanı yakılmış bir hayvan nereye sığar, sığınır...

Oyum işte şimdi, ormanı yakılmış hayvanım.

***

Aklım, Munzur Vadisi'ni var eden vadilerde. Yazmak istiyorum nice zamandır. Ovacıklı Firik Dede'yle konuşmuştuk bunu, O pirihtiyar "gençler bu vadiyi yaratan dağları, suları vadiler tanımazsa, bilemez buranın kıymetini" demişti. Sözü mıh gibi aklımdadır. Ovacık'ta Ulaşılabilir Yaşam Derneği'nin projelerinin bir parçası olarak, köylüleri bir nevi kooperatifleşmenin, üretim ortaklığının içine çekmeye çalışan Bilgin Cengiz'le buluşup Mercan Vadisi'nin köylerine çıkıyoruz.

Yolun bir yerinde, kum torbasından siperlerin arkasından uzanan namlular durduruyor bizi. Bilgin alışkın bir edayla arabadan iniyor. Siperin arkasındaki asker bağıra bağıra soruyor:

"Kaç kişisiniz; nereye gidiyorsunuz; neden gidiyorsunuz?"

Bilgin var gücüyle bağırıyor: "Beş kişiyiz, Yarımkaya'ya gidiyoruz, gezmek için, ziyaret için gidiyoruz..."

Siperin arkasındaki ses: "İsimlerinizi söyle, doğum tarihlerini söyle, doğum yerlerinizi söyle..."

Bağırıyor avaz avaz Bilgin ...

Kortahuzka (Yarımkaya) köyü, 65-70 haneden 6 haneye düşmüş. Yakılmış ceviz ağaçlarını, yakılmış elmaları yeniden canlandırmışlar, yakılmış evlerin yanına kurmuşları çadırlarını. Hıdır Çubuk'la Şahverdili Ahmet Kara, pilli radyodan dinliyorlar haberleri... Bir yandan radyonun antenine bağladığı bakır teli sağa sola çevirirken, bir yandan konuşuyor. Çekmiyor radyosu. "Peru'da deprem olmuş" diyor Ahmet Kara, "nasıldır onların hali vakti acaba, kim yardım eder onlara." Sonra bugün "maç var, hele fazla yormayalım radyonun pillerini" deyip kapatıyor.

Gövdesi yer yer yanmış bir ceviz ağacının dibinde konuşuyoruz. Yangın karasının, yanık grinin üstünde yeşermiş dallar.

Boşaltılan bu köylerin bir kısmı uzun zaman Ovacık'ta barakalarda yaşadılar. Şimdi kimi TOKİ'nini evlerine yazılmış, kimi amelelik bulmuş ama çoğu yoksul yaşayıp gidiyorlar. Köye dönmek düşüncesi giderek, durgunluk içinde uzaklaşan bir düşe dönüşüyor. Salt kent merkezleriyle, yoksullukla uyum sağladıkları için uzaklaşmıyorlar köye dönüşten, aynı zamanda, bu dönüşün koşulları oluşmadığı, oluşamadığı için de uzak duruyorlar. Birkaç ev cesaret ediyor ama gerisi gelmediği için, onlar da yarı yolda kalıyor. "

Burada" diyor Hüseyin Çubuk "iki ev var şimdi. Günlerden beri gördüğümüz ilk medeni adam sizsiniz. Hiçbir güvenlik yok. Telefon çekmiyor, aha radyo, antenine bir de tel bağlamışız amma çe tınge (ne ses) tınge çino (ses yok)..."

O zor koşullarda, el fenerlerinin ve asma fener ışığının altında yediğimiz o güzel yemekten sonra ayrılırken, arkada korkulu ve olağanüstü bir ıssızlık kaldı.

Bırakalım güvenlik duygusunu, şimdi bu insanlardan birisi hastalansa, yürüyerek en az beş saatlik bir yolu aşmak zorundalar. Bu koşullarda nasıl dönsün bu insanlar köye, nasıl yaşasın köyünde.

Otomobilin ışıkları gecenin karanlığına serilmiş yanık köyleri ışıtıyor. Yanık köylerin altında çağıldayan Mercan suyu, az sonra barajın betonları içinde yok olacak, yok olacak bir onulmazlık, başka bir onulmazlıkla buluşur gibi.

Munzur'u savunan Dersimliler, türküyle karşı koymaya çalışıyor, halayla, şiirle, akıl inceliğiyle. Vadinin orasında burasında baraj betonları atılıyor. Biz konuşurken barajcılar sinsice yokluyor toprağı, suyu, boşluğu.

Munzur'un kenarına indiğimde Firik Dede'yle kestiğimiz söz üzre, sustum, düşündüm.... Yanımda, Firik Dede'nin yaşamını "İnsan-ı Kamil" adıyla belgesel bir filme taşıyan Buket Aydın... Ben vadiyi yaratan vadileri yazmalıyım, dedim. Yeşil ve yaşayan karanlığa üstünken yapmalıyım bunu; sularımız berrak çağıldıyorken, insanlığımız bizi gönendirirken. O pür ü pak dualar susmadan, utanca gömülmeden; yangın ve beton doğamızı örtmeden göstermeliyim vadiler vadisini yeniden. Ben bu vadileri savunanların mayasından gelen, atalarımın yeryüzüne bıraktığı özgürlük istenci solmadan yazmalıyım vadimin vadilerini, göllerini ormanlarını, otlarını, cümle canlısını... O helal isyanın mekânlarını...

Munzur Festivali bitti. Emek Gençliği, Dikili'de "Doğayla Barış İnsana Özgürlük" şiarıyla toplanıyor. Yüzlerce genç, dünyanın ve ülkelerinin üzerindeki karanlığın nedenlerini sorgulayacak, yeni bir dünya, aydınlık bir yaşam için savaşım geliştirmeye çalışacak... Onlarla olmalıyım.

Barış üstünüzde olsun!

Barışı, ormanı yakılmış bir dağ keçisinin çıldırmış kalbiyle düşünün...

Barış üstünüzde olsun!

Share button