Gavur Mahallesinden Gavur Köyüne

2 Eylül 2007, Pazar

“Ona çocukluğumun geçtiği köyü anlatıyorum. “Gavur Köyü” dendiğini, sokaklarının müzik dolu olduğunu söylüyorum. Bir şarkı mırıldanıyorum anılardan. Rumeli havalarından birini. “Komşularımız da bizlerden farksızdı. Evimizin içi-dışı birdi. Kapılar kilitlenmez, köyün sokakları çiçekten geçilmezdi. Köy kahvesinde Rumeli şarkıları çalardı inceden inceye... Bütün evler beyaz boyalı, portakal, limon çiçekleriyle nar çiçeklerinin kucaklaştığı mis kokulu yerlerdi” diye anlatırken, ben de o mis kokulu sokaklarda dolaşıyorum. Gözlerimin ışıltısını gözlerinde görüyorum...” *

"Allahu ekber, Allahu ekber!"

"Ding-dong! Ding-dong!.."

"Allahu!.."

"Ding!.."

"Ekber!.."

"Dong!.."

” Gavur!

Gavur, sözcük anlamı olarak, düşünüldüğünden çok daha fazla anlam içerir. İnatçı birine, kurnaz birine, acımasız birine söyleyebilirsiniz. “Kim olursan ol gel" diyen bir felsefenin ışık saçtığı bir coğrafyada, bazen de “öteki”leştirirsiniz başkalarını bu sözcükle. Gavur, bazen küfür olur dillerde, acıtır; bazen de sevgiliye, eşe, kız evlada söylenir sevgi ile. Nazdır, edadır yarende; inattır kırgın gönüllerde. Sevda sözcüğü olur sevenlerde. Bir bakarsınız karşınıza mekan ve yer isimleri olarak çıkar: gavur mahallesi, gavur köyü, gavur dağı, gavur gölü, gavur bağı, daha neler neler… Bazen efsanelerde sonsuza kadar yaşar; Kemah Kalesinin Gavur Kızı gibi. Bazen de her türlü kavramın içinde, kendine farklı ve anlamlı bir yer arayışını sürdürür. Sonuçta, gavur sözcüğü ile yapılan vurgu, hepsinde de benzer şekilde ayrıcalığı işaret eder, farklılığı ve gizemi; kimi zaman da samimiyeti ve rahatlığı.

Güneyin Gavur Dağlarına çok uzak olmayan bir mesafede kurulmuş olan, o sıcak ve büyük kentin Gavur Köyünde doğmuşum ben de. Önceleri çok yadırgadığım bu ismi neden koyduklarını sorduğumda büyüklerim, yüzlerinde tebessümle, “Farklı olduğumuzu düşünüyorlar” derlerdi. Pek anlamazdım ne demek istediklerini. Farklı neyimiz vardı ki?

Yaşam biçimi, hayata bakış, insan ilişkileri, örf ve adetler, dil, gelenekler gibi kültürel pek çok farklılığın insanları “öteki”leştirdiğini yıllar sonra anladığımda Gavur Köylü olmaktan çok mutluydum. Düşlerim vardı engellenmeyen; neyi, neden yaptığım tabularla, dogmalarla, törelerle eleştirilmeyen. Kadın-erkek eşitliğini kanıksamış insanların önemsediği şeyin saygı olduğunu öğrenmiştim Gavur Köyü’nün nane kokan çitsiz bahçelerinde koşarken… Tarhana serilmiş, meyve kurutulan avlularda güneşle konuşurken…

“Düşlerim bıraktığım yerde beni bekliyor. Hasret naneleri kokuyor her yer. İçime çekiyorum doyasıya. Ders notlarım etrafa yayılmış, umursamadan kanepeye bırakıyorum kendimi. Gözlerim kapalı, Gavur Köyü’nün sokaklarında neşeyle koşan kızı seyrediyorum. Ayakkabıları ellerinde, ayağına batan taşlardan, iri toprak parçalarından yanan canının acısı yüzünü ekşitmiş, ama umursamadan koşuyor küçük kız!... Dur be yavrum, nereye koşuyorsun bu hızla. Acelen ne? Bir gülücük atıyor bana, umursamadan devam ediyor koşmasına. Bir yandan da bağırıyor nanelere. “Kokunuzu düş yastığımın altına sakladım alamazsınız ki artık! Oh! Ya!”*

Bir gün elime bir kitap geçiyor uzaklardan. Mıgırdiç Margosyan'ı daha iyi tanımak için yolladığım bir mail ve birkaç telefon konuşmasının sonucunda. Ne yazık ki, Mıgırdiç Bey’i istediğim kadar yakından tanıyamıyorum; belki biraz bilinmezliğime duyduğu çekimserlik, belki iş yoğunluğu veya bambaşka bir neden, ama yolladığı kitaplarla apansız onun dünyasına giriyor, “öteki” olmanın benzer duygularını paylaşarak, satırların içinde kayboluyorum… İlk başta Gavur Mahallesini okuyorum, heyecanla. İnsanlar canlanıyor gözümde. O sokağın telaşlı kalabalığının samimiyeti sarıyor içimi. “Öteki”leşmeyi aklına bile getirmeyen, çokkültürlüğü doğanın gereği gibi görüp, benimsemiş her türlü insanın dostluğunu hissediyorum. Genç gelinin ölümüyle acıyı paylaşan mahalleliden biri oluyorum. Nusret ve Uso’nun masum çekişmesinde gülümsüyorum…

“Müezzin Nusret, soğuktan domates kırmızısına dönmüş koca burnuyla minareden indiğinde, Uso hala, kısacık boyu, toparlak vücuduyla tarihi çanın ipine inatla asılıp duruyor, müezzinin pes edip minareden inişine içten içe seviniyordu. Çan sesleri dalga dalga ta uzaklara, en uzaklara yayılıyor, tüm Ermenilerin soğuktan kızarmış kulak memelerine soru olup takılıyordu. 'Hayrola Kirve Bedo; bu saatte bu çan sesleri niye?”

Aramızdaki fark kimilerine göre büyük olabilir! Mıgırdiç Margosyan, Diyarbakır'ın Hançepek Mahallesi'nde, diğer adıyla 'Gavur Mahallesi'nde doğmuş bir Ermeni. Bense Adana’nın Gavur Köyü denen mahallesinde doğup büyümüş, “zeytinyağlı” “ot” yemeklerinin eksik olmadığı sofralarda, ailece şarap içilebilen, dinin kesinlikle yaşam biçimini engellemediği ve içsel bir şey olarak kaldığı “o mahalleden” biri… Alasonyalı, Muhacir, Boşnak, Rumelili dolu köyümde gavurdum; köyün sokaklarında iki tekerlekli “velespit”e binen, eve girdiğimde ayağıma hemen “pandofla” geçiren, “peşkir”i katlayıp asan, “h” sesi düşmüş sözcüklerle dolu ninnilerle büyümüş, bunu en doğal dil kabul edendim.

Diğer Ermeni çocuklar gibi, Mıgırdiç Margosyan’ın adı da Kürt çocukları tarafından sokakta konmuş; Gavur! Bizlerin adını da şehrin sakinleri koymuştu; gavur. Şimdilerde kimse gavur diye seslenmiyormuş Diyarbakır'da Margosyan'a. “Hemşeri sayılıyor artık, dostluk ve ilgi görüyor”muş.. Buralarda da öyle! Hatta, boşalan Gavur Köyünde şimdi bambaşka insanlar yaşıyor. Ne nane kokusu kalmış, ne de tertemiz, begonvilli bahçeler. Anılar rüzgar olup esiyor bu yabancı mahallede…

Tıpkı, öykülerinin çoğunda, "Bizim Diyarbakır'da...", "Bizim oralarda..." diye başlayan Mıgırdiç Margosyan’ın, eskiden yaşadığı o mahallede, insanların işten eve dönerken yolda karşılaştıkları tanıdıklarına Ermenice "parirgun", Türkçe "iyi akşamlar", Kürtçe "evarete bi xêr" diyen seslerin tek tek tükenmesi gibi. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Kürt, Türk, Süryani ve Ermenilerin birlikte soludukları havayı, buruk bir hüzün kaplamış. Orada da anılar rüzgar olmuş, usul usul eser olmuş-- Gavur Mahallesi’nin parke taşlı tenha sokaklarında…

Birden Çengelliiğne’den özlem dolu satırlar dolduruyor içimi: “Orhan Veli'nin "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" dizelerindeki gibi bu kez de ben, Diyarbakır 'küçe"lerinde, "sokak"larında geziyorum. Siyah saçlı, "kara hübür" gibi simsiyah gözlü on beş yaşında terk ettiğim çocukluğumu ararken, onu şimdi de bu küçüklerde ak saçlı bir "okey!" olarak buluyordum... Acı evet "isot" tabir edilen, en acı biber gibi acıydı gerçek...Bu kez sokaklarımızda ne "gavur"dum, ne "haço!" Ne de Kürtlerin deyimiyle "filla"!... Ah! Keşke! yine buralarda, bu diyarlarda, bu sokaklarda, bu "örtme" altlarında, bu "zobak"larda, bu "beden Kullik"lerinde, Demirciler Çarşısı'nda, Yemenicilerde, Yoğurt Pazarı'nda, Mardin Kapısı'nda, "Fiskaya"sında hep eskisi gibi bir "gavur parçası" olabilseydim...”

Başka bir kitaptan taşan, başka özlemlerle benzeşiyor duygular;

“Düşlerimde masmavi bir yelkenli beliriveriyor ufukta... İçi üçgen peynir yüklü. Tazecik, tertemiz. Tıkırtılar şişiriyor yelkenleri, sözcükler yürütüyor peynir gemisini, günbatımından gündoğumuna doğru.

Küçük bir kız çılgınca gemiye koşuyor! Bir yandan da bağırıyor denize, “Deniz Tanrısı Varun beni de bekle, sana yastığımın altında sakladığım Gavur Köyümün kokularını getiriyorum!”*

Olmuyor! Daha güçlü anlamlar gerekli, o özlemi giderip, hissedebilmek için!

Çok uzaklardan, yıllar öncesinden gelen sesler önce birbirine karışıyor, sonra anıların dar sokaklarını dolduruyor; ""

Allahu ekber, Allahu ekber!"

"Ding-dong! Ding-dong!.."

"Allahu!.."

"Ding!.."

"Ekber!.."

 

* Şebnem Sema Tuncel, 2006, Gölge Kadınlar, “Peynir Gemisi”, Özgür Pencere Yayınları

Share button