12 Eylül 1980; Davutpaşa Sıkıyönetim Cezaevi

11 Eylül 2007, Salı

O gün akşama doğru, bir süredir mide kanaması geçirdiği için hastanede olan Barbaros hastaneden taburcu edilip koğuşa, aramıza dönmüştü. Ne de olsa “dışarıdan” geliyordu. Hemen çevresine toplaşmış, “dışarıda ne var ne yok” üzerine koyu bir sohbete koyulmuştuk. Barbaros’un anlattığı yeni bir şey yoktu aslında; ama yine de, bir parça da olsa “dışarı”ya yaklaşmış birinin gözlemlerinden dinlemek, daha heyecanlıydı.

Bombalı pankartlar asılmış her yana; cezaevi arabasıyla, Haydarpaşa’dan gelirken birçok yerde kendisi de görmüş. Bir de her tarafta askeri birliklerin hareketi dikkatini çekmiş. Sıkıyönetim vardı. Doğaldı. Ama Behçet adında bir arkadaşımız vardı ve sonradan “ne şom ağızlıymışsın” diye çok takıldık ona. “Yahu” dedi, sohbetin bir yerinde, “valla darbe olacak, cunta gelecek”. Gülüştük. “Ne o? Çok korktun herhalde, her taraf asker kaynıyor filan duyunca?” diye takıldık.

Sonra uyuduk… Açlık grevinden yeni çıkmıştık. 20-21 Ağustos 1980 günleri boyunca devam eden “operasyon”la, 60 kişi olarak, o zamanki Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde bulunan asıl kitleden ayrı, beş adet yan yana bulunan koğuşlara atılmıştık. Bir tür tecritti bu. Zira neye göre tespit ettiler bilinmez, bu 60 kişinin, geride kalan 200’den fazla tutuklunun “sorumluları, önde gelenleri” olduğuna hükmetmişti cezaevi idaresi. Bu tecrit durumunun ortadan kaldırılması istemiyle açlık grevine başlamıştık biz de. O zaman, açlık direnişlerinde insanın dayanma süresinin ne kadar olduğuna dair, kimsenin herhangi bir fikri yoktu. Mayıs ayı içerisinde de bir açlık grevi yapmıştık ve 6 gün sürmüştü. Bu direnişimiz ise, dokuz gün sürdü. Dokuzuncu gün cezaevine gelen adli müşavir, bütün taleplerimizi kabul etmişti. Cezaevi müdürü Binbaşı Adnan Özbey de, sessizce başını sallamakla yetinmişti. Sonraki günlerde, yan yana konulduğumuz 5 küçük koğuştan, arkadaşlarımızın bulunduğu bölüme geçmeyi bekliyorduk her an. “Bugün, yarın” diye oyalıyorlardı bizi. Keyfimiz, moralimiz çok yüksekti yine de. Direnmiş ve kazanmıştık ne de olsa…

Sabaha karşı, saat dört beş sıraları, Behçet, sertçe dürterek uyandırdı bizi. Koğuşta, 12-13 kişiydik. “Kalkın kalkın! Cunta geldi!” diyordu. Akşamki sohbet esnasında “bu gidişle cunta gelecek” diyen arkadaştı. Tersledik onu; “ne diyorsun sen ya?”, “Behçet deli misin sen, bu saatte!”, “Ya seninki de eşek şakası ha!” Fakat Behçet, ısrarla “ya kalkın cunta geldi diyorum size” diyordu. Uyku mahmurluğunu biraz üstümüzden atınca fark ettik; hoparlörden anons yapılıyordu. Cezaevi müdürü Binbaşı Adnan’ın sesiydi, sabahın o ilk saatlerinde kulaklarımıza dolan. “Vatan hainleri! Komünistler!” diye sesleniyordu bize, “Kalkın! Uyanın! Ordu yönetime el koydu! Bundan sonra anayasa da babayasa da biziz. Hepinizden hesap soracağız…” Adam önceden biliyor olmalıydı, 12 Eylül günü darbe olacağını. Demek gözüne uyku girmemiş, zaten cezaevinde yatıp kalkıyordu, o lanet saati beklemiş ve aldığı haberin “mutluluğunu” bizimle de paylaşmak istemişti…

Cunta gelmişti…

Bu ne demekti? En yaşlımız, 20’li yaşların ortalarındaydı. Kimsenin yaşanmış bir cunta deneyimi yoktu yani. Ama cunta demek, mücadelenin, direnişin daha sert ve zor koşullarda devam etmesi demekti; okuduğumuz kitaplardan sebep, bu kadarını biliyorduk elbette. Toplandık hemen. Yaşça biraz daha büyük ve siyasi, örgütsel deneyimi fazla olanlarımız, “büyük ihtimalle bizi duvar dibi yapacaklar” dedi. “Duvar dibi; yani, kurşuna dizilmek… Okuduğumuz kitaplardan, romanlardan biliyorduk bunu da. Fakat belki hemen “duvar dibi” yapmazlardı; bizi “hain” olmaya zorlarlardı. O zamanlar henüz “itirafçı” diye bir kavram gelişmemişti. Tabii ki o zaman “hain” olmayı reddedecek, direnecektik… Saat yedi sularında, gardiyan asker sabah karavanasını getirdi. Sulu, soğuk, iğrenç bir mercimek çorbasıydı. Günlük nöbetçi çorbayı tabaklarımıza doldurdu. Yemek masalarına geçip, sessizce çorbalarımızı içmeye başladık. Yine Binbaşı Adnan’ın sesi: “Komünistler, vatan hainleri! İçtiğiniz çorbada Mehmetçiğin kanı vaaarrr…” Lokmalar boğazımızda yumruk olmuştu.

“Direneceğiz” demiştik. Ama endişeliydik de. Bize ne yapacaklarını bilmiyorduk. Arkadaşlardan bir tanesi, ağlamaya başladı. “Hepimizi öldürecekler” diyordu bir yandan da. Sayımda belli olurdu bize ne yapacakları. İştahsız ve isteksizce çorbalarımızı kaşıkladıktan sonra, yataklarımıza çekildik. Yatakhane ve yemekhaneden oluşuyordu koğuşumuz. Ön tarafta, havalandırma olarak kullanılan ve sayımdan sonra kapının açılması hakkını yeni elde ettiğimiz bahçenin kapısı, artık, ancak bizi öldürmeye götürdüklerinde açılırdı herhalde. Arkadaşlarımızın bulunduğu kısma götürülmeyi de, unutmalıydık tabii. Bizi onlardan ayırmalarının ve günlerdir oyalamalarının sebebi de, adli müşavirin bütün taleplerimizi babacan bir tavırla kabul etmesinin sebebi de buymuş… Duvarda açtığımız deliklerle, yan tarafımızda bulunan koğuşlarla haberleşiyorduk. Onların ruh halleri de bizimkinden farksızdı.

Nihayet sayım saati geldi. Kapı, her zamankinden daha büyük bir gürültüyle açıldı. Askerler, ellerinde coplarla, sopalarla, hortumlarla hışımla daldılar içeriye. Bir yandan da, “sayım!” “sayım düzenine geççç!” diye bağırıp duruyorlardı. “Sayım düzeni” de neydi, anlamamıştık. Sayımız kaçtı ki şunun şurasında…

Askerlerin ardından, ellerini arkasında bağlamış, göğsünü gererek Binbaşı Adnan girdi içeriye. Yanında da Yüzbaşı Emin vardı. O da aynı mağrur havadaydı. Binbaşı Adnan, kısa boylu, esmer, hafif tıknaz ve çatlak sesli biriydi. Normalde, benzerine ancak komedi filmlerinde rastlanabilecek, komik bir tipti. Ama o gün, onun o hallerine gülecek durumda değildik biz. Adnan, önce her birimizi tek tek süzdü. Sonra da, sabahın köründe, sayım saatini bekleyemeden sabırsızlıkla yaptığı açıklamayı yineledi. Ordu yönetime el koymuştu. Artık anayasa da babayasa da, orduydu. Bütün komünistlerden, vatan hainlerinden hesap sorulacaktı… Sonra, arkasını dönüp çıkacaktı ki, birden aklına bir şey gelmiş gibi yaparak, durdu. Yeniden bizlere doğru döndü. “Herkes bundan sonra gece-gündüz elbisesiyle yatacak. Her an, herhangi birinizi çağırabiliriz.” Bu, emniyetteki türden bir sorgu işkencesine tabi tutulacağımız anlamına geliyordu. Adnan ve Emin’in çıkmasının ardından, koğuşta bulunan bütün kitaplarımızı aldılar. İlk 12 Eylül yasağı buydu.

Çıktılar. Az sonra, yanımızdaki koğuştan birkaç kişiyi, bizim koğuşa verdiler. Diğerlerini de diğer koğuşlara dağıtmışlar, o koğuşu boşaltmışlardı. Bunun nedenini birazdan anlayacaktık. İşkenceye aldıklarını, işkenceden sonra oraya koyacaklardı. Sayım diğer koğuşlarda da biter bitmez, farklı örgüt davalarından tutuklanmış olan iki arkadaşın götürüldüğünü duyduk. İrfan ve Hüseyin…

Akşam saatlerinde boşaltılan koğuşa geri getirildiler. Haberleşme deliğinden, Hüseyin, subay ve sivil polislerin kendilerine sorgu işkencesi yaptıklarını söyleyebildi. Herkes sessiz, suskun ve endişeliydi.

13 Eylül sabahı, Hüseyin’den duyduk haberi. İrfan, İrfan Çelik, gece, kendisini çarşafla asarak intihar etmişti…

O sabah, sayımda, hiçbir neden yokken, saldırdılar. Her tarafımız mosmor oluncaya değin dayak yedik. Aynı gün, sayımdan sonra, koğuşun büyük ve geniş penceresinin kenarına oturup kışla içerisindeki ağaçları seyre dalmış olan bir arkadaşı, Turan’ı, koğuş dışındaki nöbetçi “ordan in, yasak!” diyerek uyardı. Pencereden görebildiğimizce dışarıyı, kışla bahçesini izlemek yegâne “lüksümüz” idi. “Ya, burası pencere, bir şey yaptığım yok, oturuyorum” dedi Turan. Turan daha sözlerini bitirmemişti ki, “bamm” diye bir silah sesi duyduk; ardından, Turan, kanlar içerisinde üzerimize yuvarlandı. Asker onu karnından vurmuştu. Sonra da gelip hastaneye götürdüler.

Ertesi günü sabah sayımından sonra, bir çavuş, adımı seslendi. Arkadaşlarım, arkamdan acıyan gözlerle baktılar. Heyecan ve korku içindeydim. Titriyordum hatta. Ama “hain” olmayacaktım…

Askerler sert ve hoyratça kollarıma girip sürüklercesine götürdüler beni. Binbaşı Adnan’ın odasına girdik.

Adnan, masasındaydı. Odada Yüzbaşı Emin, birkaç başçavuş ve iki de sivil vardı. Kollarımı bıraktılar. Hiç bitmeyecekmiş gibi bir sessizlik çöktü kaldı odaya. Bana ne yapacaklardı acaba? Falakaya mı yatıracaklardı? Elektrik mi vereceklerdi? Öldürecekler miydi? Adnan, neden sonra, kafasını önündeki dosyadan kaldırdı. Adımı sordu. Söyledim. “Kod adın ne?” dedi. “Kod adım yok” dedim. “Sen filanca değil misin?” dedi. “Değilim” dedim. Ülkücülerin işledikleri bir cinayeti protesto etmek için okuduğum lisede, başka okullarla birlikte boykota gitmiştik. Tutuklanma gerekçem buydu. Ama karşımdakiler başka bir havadaydı. O anda beynimde şimşekler çaktı. Nereden geldiğini anlayamadığım bir yumruk yemiştim. Kendimi yerde buldum. Burnum kanıyordu. Kalktım. Burnumun kanamasına aldırış etmeden, “başka ne soracaksan sor; cevap vermeyeceğim” dercesine, gözlerimi Binbaşı Adnan’ın gözlerine diktim…

***

12 Eylül, gaddar bir cunta rejimiydi. 12 Eylül ile yüzleşmek, hesaplaşmak; ülke ve toplum olarak, bir “ortak” ve “güvenli” geleceğimiz olmasının, ideolojik, siyasi farklılıklarımız ne olursa olsun, demokratik esaslar etrafında “bir arada” olabilmemizin, kaçınılamaz gereği ve ölçüsüdür. 27. yıldönümünde 12 Eylül, hala insanlığımızın sınandığı bir milat olma özelliğini koruyor…

Share button