Hikmet Temel Akarsu

Mitoloji Ne İşe Yarar? “Galipler Gülemez”

Savaşın Anlamsızlığı Üzerine Bir Tez

Bazı düşünürler, doğadaki tüm canlıların öldürmeye programlı, yani doğuştan katil olduğunu iddia ederler. Gerçekten de doğaya dikkatli baktığımızda sürekli birbirlerini tüketmeye ve çoğalmaya çabalayan türlerin amansız savaşını görürüz. Genellikle beslenmek ve yaşamını sürdürebilmek amacıyla, kural tanımaksızın karşısına çıkan her canlıyı öldürmeye programlı türlerin hilafına hareket eden bir tür aradığımızda ise olanca azametiyle ve parıltılı zekasıyla insanoğlunu görürüz. İnsanoğlu, öldürme, hayatta kalma ve başarma konusundaki olağanüstü maharetlerine ve “katillerin en yeteneklisi” olmasına rağmen akıl saiki ile hareket etmeyi, kimi canlıları yaşatmayı, kimilerini çoğaltmayı, türleri tükenmekte olanları hayatta kalmaları için desteklemeyi seçmiş; doğanın çeşitlilik içinde varolabileceğini anlamış ve bunu icra etme sorumluluğunu geç de olsa üzerine almış bir türdür. Bu tür, bu planetin sağduyusu ve efendisi olma yetkisini hakedecek bir noktaya doğru hızla yönelmektedir. Her ne kadar kapitalizmin hala tasfiye edilememiş olmasının getirdiği, yıkım, vahşet, acımasızlık, aymazlık, adaletsizlik, ilkellik ve tahribat sürüp gidiyorsa da tünelin ucundaki ışığın gözüktüğü ve bu akıldışı sistemin hitama erdirilmek üzere olduğu artık tüm aklıselim kişiler tarafında teslim edilmektedir.

Kazib Sanatçıya “Güzelleme”...

Post-modern çağ sanatının ayırıcı özelliği, yapıtı metalaştırması, asli mükellefiyetlerinden soyundurması, bir endüstri nesnesi haline dönüştürmesi ve pazarda, en alelade mamülden farksız bir anlayışla sürüme sunmasıydı. Kültürdeki endüstrileşmenin kaçınılmaz sonucu olan ve insanlığın düşünce tarihinde bir nevi fetret devri olarak anılacak bu dönem, doğası gereği imaj, imge, reklam, kandırma, aldatmacaya dayalı bir sanatsal ağ kurdu. Bu ağa hizmet edecek tatlısu eleştirmenlerini biztihi kendi elleriyle kuvözlerde yetiştirdi ve münasip pozisyonlara getirdi. Neo-liberal çağın sanatsal yansıması olan post-modern çağda sanat her türlü idealist, sosyal, beşeri, tözsel ereğinden koparılıp menfaat ve propagandanın temel ögesi haline getirildi. Bunların sonucunda herhangi bir “sanatsal yaratı”(!) husule geldiğinde ortalığı sahtekar goygoycuların kakafonik propagandalarından ve medyadaki atanmış kuvöz eleştirmenlerinin Bremen Mızıkacıları’nı andıran çığırtkanlıklarından ibaret bir tanıtım süreci kaplar oldu.

Görkemli Bir Yazara Görkemli Bir Biyografi

Şebnem Sunar ve Yeşim Tükel Kılıç tarafından Almanca aslından Türkçe’ye çevirilerek, Can Yayınları’nca basılan Stefan Zweig’in Balzac biyografisi pekçok yönden incelemeye değer, çok önemli bir eser. Konuya nereden başlanacağına karar vermek ise tam bir mesele. Çünkü nereden girseniz yüksek edebiyatın, başdöndüren, yüceler yücesi bir noktasında buluyorsunuz kendinizi.

Unutulmuş, ihmal edilmiş ya da daha doğru bir tabirle ifade edersek ülkemizde başarılı örneklerine nadiren rastlayabildiğimiz çok önemli bir edebiyat türü olan biyografinin dünyadaki en büyük ustası tartışmasız Stefan Zweig’dir. Zweig’in, edebiyatın tüm diğer alanlarında verdiği çok önemli eserleri bir yana, son yıllarda art arda Türkçelerini okuduğumuz Rotterdamlı Erasmus, Macellan, Amerigo gibi biyografileri bile sözcüğün tam manasıyla birer başyapıttı. Her biri muhteşemdi. Bu değerli edebiyatçıdan, bir başka büyük edebiyatçı olan ve 19. Yüzyıl Fransız ve hatta dünya edebiyatının zirvesini teşkil eden Balzac’ın biyografisini okumak ise gerçek bir zevk. Gerçek bir edebiyat şöleni. Bu şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Ütopya

Ütopya:

“... Gönül rahatlığıyla itiraf etmeliyim ki, Utopia devletinde var olan birçok özelliği kendi toplumlarımızda da görebilmeyi; umut etmekten çok dilerim.”

Londra vatandaşı ve yargıcı, çok seçkin ve çok aydın bir insan olan Sayın Thomas More’un aktardığı, Raphael Hythlodaeus’un Utopia adasının şimdiye değin pek az kişinin bildiği yasaları ve kurumlarına ilişkin öğle sonrası sohbeti bu şekilde sona erer.”

Kimdir Thomas More? Nedir bu Utopia denen şey? Kültür tarihinde neden bu kadar çok önemsenmiştir?! Neden binbir farklı versiyonu ortalığı kaplamıştır sonraki yüzyıllarda? Neden dünya durdukça insanlara ilham kaynaklığı etmektedir?

Bunlara girmeden önce kitabın arka kapağından alıntılarla Utopia sözcüğünün anlamını açıklayalım: Utopia yani Türkçe söyleyecek olursak Ütopya Yunanca utopeia; ou (yok, değil) ve topos (yer) sözcüklerinden oluşur ve “yok-yer,” “yok-ülke” anlamına gelir. İlk defa Thomas More’un Utopia adlı eseri ile ifade bulan birleşik sözcük daha sonra ideal tasarımları betimlemek için kullanılan tek bir sözcük ve tek bir imge ve hatta bir kavram olarak insanların hafızasında yer etmiştir.

Çizgi ile Öykülemenin Endüstri Haline Dönüştüğü Bir Fenomen: Japon Mangaları

“Ölümsüz ergen vampirler, Solaris stili atmosferik bilimkurgular, milyoner bir kadınsı süper hırsızın karşılıksız aşkı, New York polisinin sert muamelesi, AIDS hakkında duygusallıktan uzak yarı belgesel dramlar, James Bond tipli eşcinsel bir fedai hakkında çılgın bir taşlama, Japon tarihinin titizlikle araştırılmış revizyonist yorumlarına eklenen gizli aşk maceraları, eşcinsel erkeklerin aşk maceralarının heyecanlı bir uyuşturucu savaşı hikayesi ile birleştirilmesi...” (Manga: Japon Çizgi Romanının Tarihi Sf. 80. Pf.2)

“Hımms; Japon Mangası da bu tür konuları işliyormuş demek ki!” demeyiniz lütfen. Çünkü öyle değil. Sadece kadınlara yönelik mangaların gelişme aşamalarından birinde ele alınan konulara dair bir küçük demet yukarıda saydıklarımız. Buradan hareketle Japon mangalarının nasıl bir konu ve anlatım varsıllığına sahip olduğuna dair küçük bir fikir sahibi olmak mümkün. Fakat küçük fikir sahibi olmak yetmez, ben bu fenomen kültürel öge hakkında ayrıntlı bilgi sahibi olmak istiyorum derseniz çok şanslısınız. Çünkü Plan B Yayınları’ndan “Manga: Japon Çizgi Romanının Tarihi” adlı Paul Gravett imzalı mükemmel bir inceleme kitabı çıktı.

Sözkonusu kitabı sadece çizgi roman, animsayon, altkültürler ve marjinal sanatla ilgilenen kişilere değil yazınsallık, çizgisellik ve sanatsallıkla uzaktan yakından ilgili herkese önemle tavsiye ederim. Son derecede başarılı bir edebiyat-sanat sosyolojisi kitabını özgün format ve sunumlar içinde edinmek ve bu konuda bir arşiv kitabına sahip olmak hiç de azımsanacak bir hoşluk değil.

Osmanlı’da İnhitatın Miladı

Kültürümüzün klasik metinlerinden Koçi Bey Risaleleri, Zuhuri Danışman'ın 1972 tarihli çalışması esas alınarak yeniden basıldı. Kitap, yeniden yayına hazırlanırken basma ve yazmadan tamamlamalar yapıldı ve bir editörlük faaliyetinin fersah fersah ötesine taşan mükemmel bir aktarıcılık örneği gösteren Seda Çakmakoğlu tarafından kültürümüze yeniden kazandırıldı. Değerli editörü Koçi Bey Risaleleri'ni yeniden hazırlarken gösterdiği editorial başarı, incelikler ve feraset için kutlamak gerekir. Kusursuz, düzeltisiz bir metin, her türden bizim gibi Osmanlıca cühelasına yardım eden bir dipnotçuluk servisi, eserde adı geçen tarihi şahsiyetlerin metin için neden önemli olduğunu kavramamıza yarayacak sayısız "mufassal kıssa", bize arkaik dilimizi yeniden öğreten etkileyici bir sözlükçe, kaynakça, Eski Türkçe(Osmanlıca) tıpkıbasımlar ve dizin...

Genom

Genellikle edebiyat yazılarıyla tanıdığım ve bu alanda ürün verdiğini bildiğim bir yazar bir gün karşıma genetik bilimini konu edinen, Genom adını taşıyan, bilimsel bir kitap hakkında yazdığı kritik ile çıksaydı ilk tepkim: “Hayırdır inşallah?!” diye ünlemek ve yazara da yazıya da kuşkuyla yaklaşmak olurdu. Gel gör ki bu yazımda sizlere Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan Genom adlı, kelimenin tam manasıyla çarpıcı bir kitaptan söz açmak dileğindeyim. Saygıdeğer okurun girişte belirttiğim saiklerden dolayı beni muaheze etmemesi için, bu şaşırtıcı duruma getireceğim sağlam açıklamalarım var. Bu açıklamalarım bilimsel alanda, edebi düsturla yazılmış muhteşem bir kitabı da muştuluyor eşzamanlı olarak.

Başka Dünyalar Mümkün

Davetsiz geldiler ve uğurlamasız gittiler. Ama iz bırakmayı bildiler. Davetsiz Misafir adlı, 2000’li yılların hemen başlarında kültür ortamlarında tebaruz etmiş dergiden söz etmekteyiz. On sayı yayınlanan dergi, okurumuzun derin bir ilgisizliğiyle yüzyüze kaldıysa da bunu uzun yapmadı. Edebiyatta ve sanatta gerçekten öncü olanın, avangard olanın kaderinin böyle olduğunu bilebilecek, iyi yetişmiş gençlerdi onlar. Seçtikleri alan bilim-kurgu idi. Bunun böyle olmasını doğal karşıladılar ve dergi kapanmış olmasına rağmen yollarına devam etmesini bildiler. Nasıl mı? Bilim-kurgu kavramının şanına yaraşır bir tarzda: www.davetsizmisafir.org adresinde güncel yazılarını bulabilirsiniz.

Davetsiz Misafir tayfası, kelamı sanal ortamlara yıkarak, böylece topu taca atıp iç huzuruna erecek modellerden oluşmuyor. Malumaliniz Z Kuşağı bunlar. Zero yılından vizyona girmenin böyle bir şanı var. Söz konusu tayfa kuşağının şanına yaraşır bir iş yapmış; son derecede başarılı bir kitap çıkarmış: “Başka Dünyalar Mümkün”.

Varlık Yayınları’ndan çıkan “Başka Dünyalar Mümkün”ün adına takılıp 1990’lı yıllardan itibaren dünya muhalif hareketinin sloganı olmuş bu klişeden yola çıkarak tekdüze siyasi kitaplardan bir tane daha çıktı diye düşünmeyiniz. “Başka Dünyalar Mümkün” dört dörtlük bir derleme. Bilimkurgu, Siberpunk ve Siyaset konularına odaklanmış kitap birçok yönden incelemeye, dikkatle okumaya değer, son dercede nitelikli denemelerden mürekkep.

Reddedilmiş Ruhlar Manastırı

  

Geceleyin orman, önüm sıra, bitimsiz bir karanlık gibi uzanıp gidiyordu. Dolunay ışıltıları ağaçların yapraklarına vuruyordu. Dalların hışırtılarına karışmış vahşi hayvan çığlıkları, ormauın derinliklerinden kopup, barbar kamçıları gibi kulaklarıma iniyordu.
İçeriği paylaş