Mahmut Şenol'un Yeni Romanı Akhisar Düşerken Yayımlandı

Etiketler:
O yıllarda olduğu gibi sonraki dönemde izlediğim kadarıyla gördüm ki asıl sorumlu, ne o ne de buydu;insan, hem de en sıradan, en zavallı, sokaktaki en aciz insan bunlardan sorumluydu.

Phaselis Adağı, Bay Konsolos ve Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri romanlarının yazarı Mahmut Şenol yeni romanı Akhisar Düşerken'de yakın tarihin toplumsal olaylarını kendine özgü kara mizahıyla yorumluyor. ¨Trafik Polisi Süslü Cafer'in Komünist Takibi¨ alt başlıklı romanda, 12 Eylül öncesinde hayali bir kasabada yaşanan siyasi olayları ve işlenen cinayetleri ¨son derece akıcı ve masal tadında¨ anlatıyor Şenol.
Anlatıcının ki zaman zaman bir anda ortaya çıktığı, kimi zaman anlatımı romanı yazana bıraktığı, bazen kahramanların ağzından olayları dinlemeye başladığımız, tiyatro etkisi yaratan dinamik kurgusuyla dikkat çeken Akhisar Düşerken'de bir kahraman aramaya kalmayın, çünkü bulamayacaksınız. Aslında şöyle de diyebiliriz: Romandaki hemen her karakter, her olgu birer kahraman. Ama öte yandan sayfalar ilerledikçe fark edileceği gibi, asıl kahraman Akhisar ve Akhisar'da Türkiye Cumhuriyeti'nin 12 Eylül öncesi küçük bir modeli. Kaymakamı, emniyet müdürü, polisi, öğretmen ve öğrencileri, esnaf ve sanatkârları, işçisi, lümpeni, ev kadınlarıyla bir Anadolu kasabasını çok canlı, zaman zaman komik, çoğu zaman hüzünlü olaylarıyla canlandıran Akhisar Düşerken gerçeklikten kaçıp sıyrılan hem de içne gerçekliğin nüfuz ettiği hikâyesiyle, ciddi tespitler ve şen oyunlar arasında salınıyor.

Ayrıntı Yayınları, Türkçe Edebiyat Dizisi, 2011, 1.Baskı


SÜSLÜ CAFER’İN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ
A.Ömer Türkeş


Mahmut Şenol, ilk romanı “Phaselis Adağı”nda(2005), Anadolu’nun çok eski zamanlarına uzanmıştı. “Trajikomik bir Roman” alt başlıklı “Bay Konsolos”ta(2005) var olmayan bir ülkenin Bodrum konsolosu rolünü üstlenen, kasabalıları da oyununa dahil eden tuhaf bir adamın, bir modern zaman Don Quixote'unun hikayesini anlatıyordu. İlk iki romanında anlatma sıkıntısı çekmeyen, hatta sıradanlığın içinden çarpıcı hikayeler çıkarmasını bilen mizah duygusuna sahip bir yazar olduğunu düşündürmüştü Şenol. Üçüncü romanı “Çerkez Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri”(2007) roman kahramanı, roman kişileri, mekanları, tarihsel arka planı ve acı mizahıyla gerçekten usta işiydi. Dört yıllık bir aradan sonra yazdığı yeni romanı “Akhisar Düşerken”de yakın tarihin toplumsal olaylarını kendine özgü kara mizahıyla yorumlarken beklentileri yine boşa çıkarmıyor. 12 Eylül’ün yıl dönümde, 12 Eylül sürecini siyaseti değil toplumu ve bireyleri öne çıkararak kuşatmaya çalışan “Akhisar Düşerken” çok boyutlu ve etkileyici bir roman.

“Akrep Gibisin Kardeşim”
Kaymakamı, emniyet müdürü, polisi, öğretmen ve öğrencileri, esnaf ve sanatkarlarları, işçisi, lümpeni, ev kadınlarıyla bir Anadolu kasabasını çok canlı, zaman zaman komik, çoğu zaman hüzünlü olaylarıyla canlandıran romanın belli bir kahramanı yok. Ya da romandaki hemen herkes, her karakter birer kahraman. Kuşkusuz dikkatli bir okur asıl kahramanın Akhisar olduğunu, Akhisar’ın ise Türkiye Cumhuriyeti’nin 12 Eylül öncesi küçük bir modeli olduğunu hemen fark edecektir.

70’li yılların sonlarındayız. Türkiye Cumhuriyeti’nin her köşesi gibi Akhisar da siyasi açıdan iki düşman kampa bölünmüş durumda. Henüz kan dökülmeyen ama günlerin kötü olaylara gebe olduğunu sezdiren bir ortam hakim Akhisar’a. Devrimci gençler devlet güçlerinin baskısına ve devleti arkasına almış ülkücü militanların saldırılarına rağmen örgütlenmeye çalışıyorlar. Çoğu öğrenci. İnançları ve coşkularıyla, dünyayı fethedeceklerine dair umutları ve gelecek hayalleriyle –farklı fraksiyonlara bölünmüş olsalar bile- birlikte eyliyor, el yordamıyla kendilerini eğitmeye çalışıyorlar. Mahmut Şenol onlara yakınlığını gizlememekle birlikte eleştirmekten imtina etmemiş. Sadece İstanbul’da büyümüş, babasının bozulan işleri nedeni ile Akhisar’a taşınmış lise son sınıf öğrencisi İlhan kurtuluyor yazarın iğnelerinden. Okumaya, en çok da sanata/edebiyata tutkun, naif ama aklı başında bir genç. Bir yandan siyasi eylemlerde yer alır, bir yandan sevgilisi İlkyaz’la ilk cinsel deneyimlerini yaşarken diğer yandan üniversiteyi kazanıp büyük kente gitmenin heyecanı sarmıştır İlhan’ı.

Kahraman yok demiştik ama öne çıkan biri var ki hepsini kaderini değiştiriyor. “Trafik Polisi Süslü Cafer’in Komünist Takibi” alt başlığına uygun olarak hikayenin merkezine yerleşen bu şahıs kasabaya yeni tayin edilen trafik polisi Cafer Üzgün. Ahlaktan, edepten, insani herhangi bir değerden hiç nasiplenmemiş, aklı yerine aşağılık duygusunun yönlendirdiği, Nazım Hikmet’in “akrep gibisin kardeşim” dizesinin içini dolduracak nitelikte bir adam. Küçük bir adam ama kendi türündeki pek çoğu gibi Cafer de üstlerine yaltaklanmayı, altındakileri ezmeyi, çevresindekilerin gözünü boyamayı iyi biliyor. Bu yeteneği sayesinde emniyetin deposunda yatan eski bir motoru kullanımına alacak, süsleyip püsleyecek, boyayıp parlatacak ve Akhisar caddelerinde turlamaya başlayacaktır. İnsanların zaaflarını, kaypaklıklarını, özlemlerini, bastırılmış arzularını sezme yeteneği sayesinde, kısa zamanda kasabada cüssesiyle orantısız bir ün elde eder; çaresiz ev kadınlarının, ülkücü bıçkınların, esnaf ve lümpen takımının hayranlığını kazanır. “Ezik bir ruh ve onun altından kalkmaya çalışan bir kibir nasıl insanları ele geçirirse Cafer’in dışarıya yansıyan azametinde mevcut aynı şeyler de ona bakanları ele geçirecektir.”

Bir tarafta İlhan’ın diğer tarafta Cafer’in, belki de simgesel anlamıyla iyilikle ve kötülüğün aynı sahneyi paylaştıkları uğursuz bir oyun başlamıştır. Kötülüğün çekiciliğine kapılan ya da şerrinden korkarak sessiz kalan oyunun diğer aktörleri gidişatın hayra alamet olmadığının farkında olsalar bile kendi dertlerine düşmüşlükleri ve boyun eğmişlikleriyle müdahalede bulunmanın çok uzağındalar, bu nedenle onlar da Cafer kadar suçlular. Romanın hayali yazarı bu durumu önsözde çok iyi özetlemiş; “O yıllarda olduğu gibi sonraki dönemde izlediğim kadarıyla gördüm ki asıl sorumlu, ne o ne de buydu; insan, hem de en sıradan, en zavallı, sokaktaki en aciz insan bunlardan sorumluydu.”

Ciddiyetle Şenlik
“Akhisar Düşerken”in girişinde önce Hamdi Yakup Karasu adlı bir editörün notlarına, ardından kimliği bulanık kalan bir yazarın önsözüne rastlayacaksınız. “Sakın şaşırmayın”. Zaten Şenol ne şaşırtmak istiyor ne de postmodern oyunlar peşinde. Bu küçük “hile” ile bir yandan hikayenin anonimliğini ve kurmacalığını vurgularken diğer yandan romanın alımlanmasına ilişkin ipuçları veriyor. Anlatılan kişiler ve yerler tamamen bir kurmaca ve kurgunun gereği. Hikaye ise ülkenin farklı yerlerinde yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayların tek bir mekana sığdırılmasıyla çıkmış ortaya. “Ak­hisar kasabası bir raslantıyla yazarın diline dolandığı için bu hayali hikâye orada geçmiş gibi gösterilmiş”.

12 Eylül öncesinde hayali bir kasaba yaşanan siyasi olayların ve işlenen cinayetlerin anlatıldığı “Akhisar Düşerken”in “son derece akıcı bir dille yazılmış, sanki bir roman gibi değil de bir masal gibi akan, Batılıların novella dedikleri, roman olmayan roman” tarzında bir kurgusu var. Anlatıcının kimi zaman bir anda ortaya çıktığı, kimi zaman anlatımı romanı yazana bıraktığı, bazen kahramanların ağzından nakledilen, tiyatro etkisi yaratan dinamik bir kurgu bu. Ancak romanı sürükleyenin kurgudan ziyade Şenol’un önceki romanlarında da kullandığı üslup olduğunu vurgulamak isterim. Mizahı kullanan ama boş bir gülüşe teslim olmayan, hayatın şenliğini veren ama ciddiyetini yitirmeyen üslubuyla Şenol, 12 Eylül öncesinin atmosferini –bir kasaba özelinde- her yönüyle yansıtmayı çok iyi başarmış.

Bu noktada “12 Eylül öncesi ve sonrasının mizahı yapılabilir mi” sorusu gelmeli aklımıza. Onca budalaca karar ve yönetmeliği, bir fotoğraf karesine sığışabilmek için itişen “beşi bir yerde”si, meydanlarda kırmadık gaf bırakmayan darbecibaşısı ve halkın yüzde 92’sinin onayladığı anayasası düşünüldüğünde, “eğer mizah bir parodi gibi kullanılıyorsa neden olmasın” diyenler çıkacaktır. Yine de o dönemin akıldışı olaylarının darbenin kurbanlarına karşı gerçekten saygısızlık etmeksizin, komik bir şekilde ya da parodi halinde, sergilenip sergilenemeyeceği tartışılmalıdır. “Faşizmin budalalığı, ikinci sınıf komedyenliği ve bayağılığı apaçıktır”, yandaşları, işbirlikçileri ve destekçi medyası da öyle; buna rağmen hiç de gülünebilecek bir şey değil bu. Darbeler ve faşist uygulamalar sonucunda yitirlen yüzlerce genç insanın hayatını bir an olsun unutturan bir mizah ya da kurbanların yasını tutamayan bir trajedi iyi niyetle kaleme alınmış olsa bile, son tahlilde kurbanlara karşı yapılmış bir saygısızlığa dönüşmez mi? Gerek Varlık Vergisi uygulamalarını konu edinen “Çerkez Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri” gerek 12 Eylül öncesini anlatan “Akhisar Düşerken” romanlarında, cumhuriyet tarihinin iki trajik dönemini canlandırırken bu tuzağa düşmüyor Şenol. Romanlarındaki şenlik içeriğinde değil edasında. Adorno’nun ifadesiyle “aynı zamanda şiddetine de tanıklık et­tiği gerçekliğin üstünde başka bir sahne gibi açılıyor olmasında”. Şenol’un elinde mizah hem gülüşün saçmalığına güldürüyor hem de umutsuzluğa... Gerçeklikten kaçıp sıyrılan hem de içine gerçekliğin nüfuz ettiği romanları ciddiyetle şenlik arasında titreşiyor. Adorno’ya göre sana­tı sanat yapan da işte bu gerilimdir.

“Akhisar Düşerken”i bir dönem romanı olma niteliğinden insana ve topluma dair genelgeçer bir anlatı hüviyetine büründüren bir başka yanı daha var; taşra hayatını, taşranın daralan insanlarını, bireylerin yalnızlığını, yabancılaşmasını, bastırılmış cinselliğini, anlatabilmesi. Daha doğru bir deyişle bireylerin iç gerçekliğini onları çevreleyen dış gerçeklikten koparmadan sergileyebilmesi. Her iki gerçekliği küçük ayrıntılarda yakalamış. Özellikle Süslü Cafer’in fotoğrafçı Necati’nin vitrinine yerleştirilen resmini, vitrindeki diğer fotoğrafların çekiliş hikayeleri ile birlikte anlattığı sayfalardaki tasvirler mekanları, eşyaları ve insanlarıyla dönem ruhunun eksiksiz bir tahlili.

Sadece 12 Eylül öncesinin siyasi ve toplumsal çatışmasına değil, her yanı kaplayan ağır siyasi atmosferin arkasına da bakıyor Şenol; kasaba muhafazakarlığının sakladığı yalanlara, baskılanmış cinselliğe cinsel dinamiklerin roman kişilerinin psikolojisine, düşünce ve davranışlarına yaptığı etkiye. Bakışı kasabayla sınırlı da kalmamış. “Akhisar Düşerken”de Mahmut Şenol kasaba hayatının sorunlarını genel toplumsal sorunun taşra özeline yansımaları tarzında ele alırken hem faşizmin serpildiği bir kültürün anatomisini yapıyor hem de bugünkü durumun geçmişteki köklerini arıyor.