PEN kuruluşlarından -kalemlerden- SİLAHLARI BIRAKMA ÇAĞRISI

Etiketler:
Uluslararası PEN Dünya Yazarlar Birliği, Kürt PEN ve PEN Türkiye Merkezi’nin Diyarbakır’daki iki günlük ((23-24 Nisan) “Barış Buluşması” sona erdi. Uluslararası PEN adına Başkan yardımcısı Eugene Schoulgin ve PEN BARIŞ Komitesi başkanı Tone Persak, PEN Türkiye Merkezi adına Zeynep Oral ve Halil İbrahim Özcan; Kürt PEN’i adına Şexmus Sefer katıldı.

Konuşmacılar ; Prof. Abbas Wali, Can Düdar, Fikret İlkiz Dr. Nazan Üstündağ, Prof.Jean Pierre Massias ve Prof. Jebar Kadir’di.

Toplandı sonundaki basın toplantısında aşağıdaki şu değerlendirme yapıldı:
“Bız yazarlar, gazeteciler sanatçılar olarak , insan haklarını, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak, PEN Dünya Yazarlar Briliği ilkelerine sahip çıkmak, barışın alanını genişletmek, silahların susması ve şiddetin sona ermesi için 24 Nisan 2016’da PEN Türkiye Merkezi ve Kürt PEN işbirliği ve Uluslar arası PEN’in katkılarıyla ‘BARIŞ: Nasıl ve Kim İçin’ diyerek Diyarbakır’da bir araya geldik. Buluşmamıza başta Uluslar arası PEN ve Barış Komitesinin yöneticileri olmak üzere, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katıldı.
Günümüzde, barış sözcüğünü dillendirmenin bile suçlandığı, cezalandırıldığı bir ortamda, tüm engellemelere ve sorunlara karşın barış gereklidir diye haykırdık ve sesimizi duyurma kararı aldık. Çocuklarımızın düşlerini gerçekleştirmek, onlara yaşanılası bir dünya bırakmak, bireysel sorumluluğumuzu yerine getirmek, Hırant Dink’ten Tahir Elçi’ye barış uğruna yitirilen canların emeğine sahip çıkmak için bu buluşmayı gerçekleştirdik. Toplantıda konunun uzmanlarından dünyadaki örneklerden, farklı deneyimlerden çıkan sonuçları paylaştık. Gazetecilik, etik, toplum, toplumsal psikoloji, hukuk, savaş ve barış konuları üzerinde yoğunlaştık.
Çatışmalarla yıkım gören bu coğrafyanın merkezi Diyarbakır’daki buluşmamızın sonunda, ısrar ve inatla, kalıcı ve onurlu bir barış için şu çağrıda bulunduk;

* Çatışmanın tüm taraflarına silahları bırakma ve diyaloga geçme çağrısında bulunuyoruz.
* Herkesin insani yaşam hakkına ve vatandaşlık hakkına ve özgün kimliğine saygı, talep ediyoruz.
* “Bu savaşa karar verdik” diyenlerin bu karardan bir an önce dönmelerini ve bu konuda açıklama yapmalarını,
* Tahrib edilen kentlerde bir an önce yapılan operasyonların durdurulması ve olağan yaşama geri dönmesini,
* Bütün uluslar arası, ulusal ve yerel kamu kurum ve kuruluşları, STK’lara barış çağrımıza destek olmalarını, medyanın savaş kışkırtıcılığından vazgeçmesini, bir an önce barış dilini benimsemelerini,
* Uluslar arası PEN’in kendi ilkeleri doğrultusunda, barış kültürünü geliştirmekte tüm üye ülke PEN’leri ile birlikte daha etkin rol almasını talep ediyoruz.

Barışa en çok ihtiyacı olanlar savaşın ortasından kalıp savaşın tüm tahribatını, acısını yüklenmiş olanlardır. Oysa her insanın barış içinde yaşama hakkı en gerçek ve en temel hakkıdır. Şiddet , yıkım ve çatışma dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir soruna çare olamamış, sadece daha çok sorun üretmiş, var olan sorunları derinleştirmiş ve masum sivillerin büyük zararlar görmesine sebep olmuştur. Bu kadim toprakların doğası, insanı, köy, kasaba ve kentleri daha çok tahrip edilmeden, bir an önce herkesi, her kurumu, tüm hükümetleri, kalıcı ve onurlu barış çağrımıza destek olmaya ve bu yolda çaba göstermeye davet ediyoruz.”

Uluslar arası PEN , Kürt PEN Merkezi, Türkiye PEN Merkezi.


Diyarbakır Konuşması - 24 Nisan 2016...................................................Zeynep Oral.


Burada bu konuşmayı Dünya Yazarlar Birliği PEN Türkiye Merkezi Başkanı olarak yapmam gerekiyor . Ancak ben ayni zamanda neredeyse 50 yıllık bir gazeteciyim. Toplumsal cinsiyet bilincinde bir kadınım. Anneyim. 7 torun sahibi bir büyük anneyim. Sayısız STK'nın kurucusuyum. Birçok insan hakları ve barış girişiminin eylemcisiyim. Önce insanım . Yani PEN Türkiye başkanından çok , önce insan olarak, bugüne dek yazdığım ve söylediğim her sözcüğün arkasında duran vicdan sahibi bir insan olarak konuşacağım.
70'li yıllarda Güneydoğu'ya, bu coğrafyaya, gazeteye dizi yazılar yapmak için geldiğimde, kimi yerlerde ilkokul da Türkçe öğrenen çocuklarının çevirmenliği aracılığıyla anlaşabilirdim. Oysa dil insanın evidir. Ama gazeteye Kürtçe konuşulduğunu yazamazdık, yasaktı , "yöresel dillerini" konuşuyorlar demek zorunda kalırdım. Çok acıydı.
80'lerin ilk yarısında 12 Eylül faşist vahşeti, Türklerin ve Kürtlerin üzerinden silindir gibi geçerken, artık sadece hapistekiler için, yalnız değilsiniz demek için yazı yazar olmuştum. İnsanlar ölüyordu işkencede, baskınlarda... Cezaevinde, bir sese, bir selama hasret yaşarlarken direnişleriyle yeniden hayatı yaratıyorlardı genç insanlar. (Toplantı sonunda eğer zamanımız kalırsa sizlere "2 paket sigara" başlıklı öykümü anlatırım... )

Ve o yıllarda da yine buralardaydım. Kasrı Kanco' da , Harran'da Nusaybin ve Van'da konuktum.. Çocuklar saklambaç oynarken bilirsiniz: "Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe..." der ya... Ama Hakkari'de saklambaç oynayan çocuklar şöyle diyordu "Önüm arkam ssağım solum Sobe! Korucu polis asker olmayan ebe!!!"
1988 Ağustos'unda Saddam'dan kaçanlara Irak sınırını açtığımızda, Çukurca Uludere arasına yayılan yüz binlerin arasındaydım. Komşunun Kürtleri "iyi" Kürtlerdi onlardan söz edebilirdik... 60 yılda yapılamayanın 6 günde gerçekleştirildiği kamplardaydım: Silopi'de, Habur kapısında , Yüksekova'da, Uzunsırtta...

90'larda faili meçhul olmayan ama faili meçhuller denilen katliamlarla, zorunlu göçler , köy yakmalar ve boşaltmalarla, şiddetin özellikle tırmandırıldığına tanıktım. Ölümler baskılar katliamlar çoğaldı. Çiller'in deyişiyle "vatan için öldürenler" kuşattı ülkeyi.

Cumartesi anneleriyle, "kaybolan çocukları" ararken, Diyarbakır'da kurulan "Kamer'le- ne acıdır ki Kürt ellerinde pek de dillendirilmeyen kadına karşı şiddetin peşine düştük... Şiddet, sadece Türk Kürt arasında değil , kadın-erkek arasında da egemen kılınmıştı. Erkek egemen Feodal ilişkilerin kadınlara ödettiği çooook ağır bedeli yerinde incelemek üzere kah kadın intiharlarının ard arda geldiği Bartın'daydım, kah Diyarbakır'da...
Benim özel tarihimde 2000'li yıllara böyle geldik. Hayır yıl be yıl ayrıntılara girmeyeceğim. Şunu söyleyeceğim: Bugün geldiğimiz nokta 90'lardan da daha korkunç!
Baştan itiraf etmeliyim: Ben birçokları gibi "kandırıldık", oyuna getirildik, paralelin kurbanı olduk vb demeyeceğim. Yetmez ama Evet çilerin bu ülkeye en büyük zararı verenler olduğuna inananlardanım.

Erdoğan ve hükümetinin söylediği bir çok şeye ilk günden itibaren inanmadığım gibi "Barış sürecinde" de samimi olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Ancak yine de: hiç olmazsa 2013' de Diyarbakır'da Nevroz deklarasyonuyla başlayarak iki yıllık bir diyalog sürecinde ölümler azaldı. Sorunların silahtan ve şiddetten arındırılarak siyasi bir çözüme kavuşturulması konusunda önemli adımlar atıldı. Ya da atılmış MIŞ GİBİ yapıldı. 28 Şubat 2015 tarihinde, Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde Çözüm Süreci’nin tarafları ilk kez kameralar karşısında ortak bir açıklama yaptılar.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. 2015 Haziran seçimlerinde HDP'nin , Demirtaş liderliğinde barajı aşması...Hükümetin kurulmaması için özel çabalar... Patlayan bombalar... İkinci seçim... O gün bugün şiddetin kentlere inmesi yayılması...

Operasyonlar... 7 il, 22 ilçede çok uzun süren, ucu açık sokağa çıkma yasakları ... 1.5 milyon insanın bu yasaklardan etkilenmesi; temel insani yaşama koşullarından yoksun bırakılmaları... 16 Ağustos 2015 ile 20 Nisan 2016 arasında 338 sivilin yaşamını yitirmesi (Bunların 78'i çocuk, 69 u kadın, 30 u 60 yaş üzerinde- İnsan Hakları Vakfı)
Sonuçta ülke bir kan gölüne dönüştü.

Adlarının başına gelen tanımlama gerilla, terörist, şehit, sivil, asker, polis ne olursa olsun öldürülen binlerce gencin, (ki- dikkat etmişsinizdir mutlaka: hepsi yoksul evlerin çocukları) acısı ve ateşi inanın aileleri için birbirinden hiç de farklı değil! ... Benim için de öyle!

Savaşa karar verenlerin , şiddeti, çatışmayı savunanların, ya kendi çocukları yok ya da kendi çocuklarının asla savaşa gitmeyeceklerini bilmenin rahatlığı ve güvencesi içindeler!
2015'deki her iki seçimde de oyunu HDP'ye vermiş bir vatandaş olarak; HDP'nin siyaset yapmasının engellenmesi.... Çatışan farklı taraflarca engellenmesi beni en kahreden noktalardan biri...Keşke Mecliste herkes cümlelerinin ağırlığını koyarak bir şeyler yapabilse. Oysa gördüğümüz kadarıyla bu da engelleniyor ve barış girişimleri yok sayılıyor.... İkincisi ise, Söz ve siyaset alanının fazlasıyla daralıp yerini şiddete bombalara bırakması...

Anlıyorum savaş tek başına yürütülmüyor, inanın bazen ben bile olayları değerlendirirken bir sonraki anın şaşkınlığını daha düşüncemi ifade etmeden yaşayabiliyorum.
Son zamanlara dek, sorunların siyasetle çözülebileceğine inanç vardı ... Sorunların Türkiye içinde çözülebileceğine dair umut vardı... Orta Doğu'da süregelen savaş, bu inanç ve umudu altüst etti. Öyle ki orada yalnızca bu bölgenin insanları savaşmıyor, izler birbirine karışıyor. Emperyal güçlerin her birinin kendi hesapları içinde Ortadoğu’da akan kanın hesabı , bölge insanından diyetle sorulmaya çalışılıyor.

Son zamanlara kadar süregelen uzlaşma çabalarını üstlenmiş STK'ların giderek korkarak, korkutularak , geri çekilmeleri... Siyaset alanından toplumsal alana inen kin ve nefret tohumlarının körüklenmesi... Barış umudunun giderek cılızlaşması...

İçinde yaşadığımız bu korkunç gidişata dur demek için bugün bir aradayız. Düşünce üretmeye, yollar, yöntemler aramaya çalışacağız. Çünkü biliyoruz ki, bu kıyımlarla, bu bombalar, bu katliamlarla devam edemeyiz. Oysa... Hayat devam ediyor evet ama başka bir dünya, yani barış içindeki bir dünyada yaşamamız da mümkün. Özgürlük bedel istiyor ama nereye kadar …

Yıllardır süregelen bu şiddettin, bu katliamların.... Hapse tıkılan, işkence gören nice gazeteci, yazar, siyasetçi ve seçilmişin... Boşaltılmış, yakılmış bunca köy ve kasabanın; silah deposuna dönüştürülmüş kentlerin... Bugüne dek hiç bir sorunu çözmediğini anlamamız için daha ne kadar ölüm, ne kadar tahribat ve yıkım gerekli?
Tüm silahları bırakıp , sorunları demokratik siyasetle çözmek üzere tek yol diyalog olduğunu kavramak için daha ne bekliyoruz?
Kanla sulanan bir ülke istemediğimizi şimdi değilse ne zaman haykıracağız?! Gördük ki ne devletin şiddeti, ne de şiddetin terörü, sorunu çözmüyor, tersine yeni sorunlar üretiyor.
Bir gün elbet silahlar susacak. Öyle ya da böyle susacak. Belki beş, belki on yıl sonra ... Oysa neden şimdi değil? Neden hemen şimdi değil ? Bu ülkede yaşayan her insanın bu soruyu kendisine sorması gerek!

Her birimiz kendimizi bu ülkeden hatta bütün ülkelerden, insandan sorumlu hissettiğimiz için bugün Diyarbakır'da buluşuyoruz. Bireysel sorumluluğumuzu , vatandaşlık görevimizi yerine getirmek için... İnsan olduğumuz için... Buradan sesimizin duyulmasını ve Barış isteğimizi bir kez daha duyurmak istiyoruz.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.