1 Temmuz 2007'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde "Sivas Katliamı" Dolayısıyla Bir Etkinlik Gerçekleştirildi

Etiketler:

Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen Türkiye Merkezi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Edebiyatçılar Derneği'nin ortak katılımıyla gerçekleşen etkinlikte, PEN adına Ayten Mutlu'nun katılımcılarla paylaştığı metin:

AYDINLIK ÖZLEMİ

2 temmuz 1993’ten beri, hayatlarımızda bir şeyler değişti.
O akşam çoğumuzun içindeki en körpe, en çiçekli dal alevlerin içinde kaldı. Sivas’taki Madımak otelinin alevleri onu da yaktı. Yakından tanıdığımız dostlarımız, sevip saygı duyduğum arkadaşlarımız ve hiç karşılaşmamış olsak da, varlıklarıyla, yaşamlarıyla, ürettikleriyle bizleri ve dünyayı zenginleştiren o güzel insanlar yok artık. Acımız hiç dinmedi, öfkemiz de öyle. Gün günden çoğalan bu duyguları taşımakta bazen zorluk çekiyoruz. Ama, ne acıyı ne de öfkeyi asla kaybetmemiz, acımızı da öfkemizi de sevgiyle ve gururla taşımamız gerek. Biliyoruz ki acı duymak da en az sevmek kadar soylu bir duygudur. İnsani bir duygudur. İnsanlıkla ilişkilendirmekte zorluk çektiğimiz kimi zavallıların hissedemeyeceği kadar insana özgü bir duygudur. Bu acıyı bizden hiçbir şey geri alamaz artık. Onlara olan hasretimizi de.

Ama acıya ve öfkeye sahip çıkarak, onları koruyarak aşmak ve bütün bu bize yaşatılanların nedenselliğini soğukkanlı ve akılcı bir biçimde değerlendirmek zorundayız. Çünkü bitmedi. Uğur Mumcu’ları, Bahriye Üçok’ları, Turan Dursun’ları Ahmet Taner Kışlalı’ları ve daha nicelerini katledenler de onlar. Bin yıl önce Nesimi’nin derisini yüzenler, Şeyh Bedreddin’i, Pir Sultan Abdal’ı asanlar, Kubilay’ın başını kesenler de onlar. Pusuya yatmış bekliyorlar. Her an yeni kıyımlara girişebilirler. Hiç vazgeçmeyecekler. Hiç kuşku yok. Çünkü vahşet, onların varlık nedeni.

Sayısız kültürün, dilin, inancın ve ırkın binlerce yıldır bir arada yoğrulup harmanlandığı Ortadoğu üzerinde oynanan oyunların nedeni öylesine açık ki.

Küreselleşme denilen yutturmacayı tüm coğrafyalara dayatan egemenler, sahip oldukları parayı ve gücü kullanarak amaçlarına ulaşma adına her türlü oyunu acımasızca sahneye koyuyor. Kendi amaçlarından başka hiçbir şey ilgilendirmiyor onları. Bir buçuk milyarı bulan İslam dünyasında, laisizme, en azından anayasasında yer veren, demokratik güçlerin belirli dönemlerde de olsa güçlenerek kamuoyunu etkileyebilecek güce ulaştığı ülkemizde, özellikle seksenli yıllarda yükselerek sürdürülen ve dile, inanca ve etnik kökene dayalı ayrımcılığı körükleyerek yaratılmak istenen kaos ortamının gerçek hedefi Türkiye Cumhuriyeti değil mi? Çeşitli dümenlerle üstü örtülerek bir türlü kullanmamıza izin verilmeyen doğal kaynaklarımızı ve özellikle yakın bir gelecekte petrolden daha değerli hale geleceği açık olan suyu bugünden denetim altına alarak sahiplenme planları değil mi bu oyunların nedeni?

Güçlü ve aydınlanmış, demokratik bir cumhuriyet yerine, aynen Ortadoğu’da yapıldığı gibi cetvelle çizilerek bölünmüş bir aşiretler ülkesi yaratılmak istenmiyor mu bu topraklarda? Evet oyun çok açık aslında. Ama uluslar arası tekellerin çıkarları doğrultusunda güdülenen irticacılarımızın ne kadarı farkında bunun? Madımak otelini ateşe verirken orgazm olan zavallıların kaçı farkındaydı, tek tanrısı para olan emperyalizmin uşaklığını yaptığının? Ya bu zavallıları madımak otelinin önüne yığan kurnaz güdücüler, bu gafiller sanıyorlar mı ki, demokratik güçleri yok ederek, laik cumhuriyeti yıkarak kuracaklarını varsaydıkları şeriat düzeninde elde edecekleri erk, kendi ellerinde mi kalacak? Kafir dedikleri gayrimüslimlerin maşasıyken, oyuncağı giderek de eğlencesi olacaklarını hiç mi hesaplamazlar? Anadolu’nun çileli insanını kandırarak, kandıramadığını düşman ilan ederek, acı çektirerek, küçücük yoksul aile çocuklarının beynini yıkayıp birer robot, birer ölüm makinesi haline getirerek kuracakları düzenin ipleri kimin elinde olacak aslında, bilmezler mi? Hangi bilgi birikimiyle, hangi teknolojiyle, hangi felsefi, kültürel yapılanmayla yükseltecekler hedefledikleri egemenliği? Bu bir komedi. Bu bir kara komedi sadece. Hoş onların amacı bağımsızlık olmasa gerek. Sadece güç istiyorlar. Ne pahasına olursa olsun.

Oysa bizlerin, bütün bu dönen dolapların farkında olan ve zulmün, kıyıcılığın hedefi haline gelen, demokrat, ilerici güçlerin tek hedefi bağımsızlık değil mi? Öyleyse ayrıntılara takılıp kalmadan, oyalanmaksızın asıl hedefi, asıl düşmanı göz ardı etmeksizin, bilimsel teknolojik devrime saygımızı koruyarak, şiddete, baskıya, kara güce ve dayatılan her türlü bölücülüğe ve ayrımcılığa karşı tavrımızı netleştirmek zorundayız. Demokrasiyi içi boşaltılmış bir kavram halinde sunan, Postmodernizmin asıl karakteri olan mutlaklaştırılmış hızın yarattığı zeminin mutlaklaştırılmış değer yargıları ve şeriat düzeni için ne kadar uygun bir ortam hazırladığının farkına varmaksızın böylesi bir söyleme takılan, hâttâ giderek bu söylem biçiminin üreticisi haline gelen kafası karışık kimi medyatik aydınların toplumda yarattığı erozyonu da göz ardı etmeksizin, sapla samanı birbirinden ayırmak en azından bu doğrultuda mücadele vermek zorundayız, en azından kendi çevremizde, bıkmadan, usanmadan.

Eğitimin önemini, sivil toplum örgütlerinin, emek örgütlerinin güçlendirilmesi amacına yönelik çalışmaları her zamankinden daha da fazla önemsemek zorundayız. Bu, en azından acılarımıza, öfkemize, çocuklarımıza ve sevgili ölülerimize olan borcudur biz yaşayanların.

Evet on dört yıl geçti. O gün doğan çocuklar bu yıl lise öğrenciliği çağında. Ve eğer henüz bilmiyorlarsa, bir gün, doğdukları gün Sivas’ta toplumsal belleğe kazınan o kara sayfayı okumaya başlayacaklar. En azından demokrasi sözcüğünü hecelerken insan haklarından söz ederken, belki bir öğretmenin sesiyle, belki de bir rüzgârın esintisiyle toplumsal bellek fısıldayacak onlara Kahramanmaraş’ı, Çorum’u, Malatya’yı Sivas’ı, Gazi’yi. Asım Bezirci’yi, Behçet Aysan’ı, Metin Altıok’u, Nesimi’yi, Hasret’i, Asaf’ı ve diğerlerini. Nasıl kaydettiyse ve unutmadıysa bin yıl önce derisi yüzülerek yakılan Nesimi’yi, Şeyh Bedreddin’i, Pir Sultan Abdal’ı ve nicelerini, bizlere nasıl fısıldadıysa, binlerce yıllık acılı serüvenini ve utkusunu insanoğlunun.

Artık biliyoruz, vahşete seyirci kalmak vahşettir. Ama vahşete yine vahşetle karşılık vermemeliyiz. Yine biliyoruz ki, inanç özgürlüğünü savunmak ucuzladı, ucuzlatıldı. Artık şüphe özgürlüğünü savunmalıyız. İnanç sarhoşluğuna karşı şefkatli bir bilimsellik gerekiyor.

Evet bağrımız yanmaya devam ediyor, edecek. İçimizdeki yangın, insanlarımızın içine atıldığı ateşten daha büyük ve güçlü. Asıl olan o ateşi bir özgürlük meşalesi gibi taşımak. Ta ki karanlığın korkunç ateşini söndürene dek.

Çünkü insan sonsuzdur tıpkı insanlığın içindeki aydınlık özlemi gibi.

Ayten MUTLU
PEN Türkiye Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi