Şeyhmus Diken

Kâbesi İnsan, Bitlisli Saroyan!

William Saroyan, 1940

 

"Van Gölü'ne
Yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu;
Geride kalıyor Van gölü, ey keder küpü iç deniz,
Babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi.
Sert, hoyrat bir vedayla koparıldığı vatanın
Kıyısından, batıya doğru yüzünü çevrildiğinde babamın
Duyduğu dehşet, huşu benim içimde yaşıyor simdi.
Bizi rahat bırakmayan acıların simgesi,
Doldukça dolan keder küpü, ey Van gölü.

 

Toprağından dönmemecesine ayrıldı babam
Efsanelerin beslediği o gökyüzünden uzak
Ölüp gitti ama ardında beni, küçük hayaletini
Bıraktı yas tutsun diye; soğuk, sislere gömülü,
Yağmurların yıkadığı o gölün, tüm ölümlü acıların,
Toplandığı o havuzun kıyısında ağıdını yakıp ağlasın diye."
San Fransisko, Kaliforniya, 7 Nisan.1933 William Saroyan (1)

1970'li yılların başı! Diyarbakır'da liseyi yeni bitirmişim. Üniversiteye girebilmek için o yıllarda sadece Ankara ve İstanbul'da olan üniversiteye hazırlık kurslarından İstanbul Kabataş set üstünde olan Gökşen Dershanesine devam ediyorum. Liseden donanımlı bir edebiyat okuru olarak üniversiteye hazırlanıyorum. Her aybaşı evden para geldiğinde soluğu Cağaloğlu Yokuşu'nda alıyorum. O yıllarda Varlık Yayınlarının Cağaloğlu Yokuşunda bir yeri vardı. İç içe geçen iki odadan oluşan, teşhirden çok, kitapların görünür bir karışıklık içinde daha çok üst üste istiflenmiş konumda bir hâli vardı. Temiz kitaplara daha az indirim yapıyorlardı. Bir de dipteki odada muhtemelen ambalajlamadan kaynaklı eziklikleri olan kitaplar vardı. Onlar ise yarı fiyatına satılıyordu. Zaten arkalarında 1, 2 ya da 4 lira yazan Varlık Yayınlarının küçük boy cep türü kitapları bir de yarı fiyat olunca her defasında beşer onar alıyordum.

Sürgün İçin Zamanın Değeri

 

"Mutluluğu, ardında bırakıp gidenlerin,
hüzün yaşattıklarına ya da,
yaşatamadıklarına adanan kitap!"

 

Bu yazıyı iki nedenle yazma ihtiyacı bende yer etti ve tetikledi...

Birincisi; sürgünlük üzerine yapılan bir edebi çalışma üzerine daha önce yaptığım gibi bu kez de birkaç kelam etme fırsatımın doğması üzerineydi.

İkincisi de; Kürtçe edebiyat örneklerinin Türkçe çevirileri konusunda, Türk (Yoksa Türkiye mi demeliydim!) Yayınevlerinin nedense! "tanınmış" olmak, belki de ısrarla "popülarite" aramalarının garip tezahürü.

Hatta belki de Kürt Meselesinin resmi olarak çözümü konusunda mesafe kat edilmesini beklemelerinin garip ve görünür hâli!

Belki ikincisinden başlamak birinciye yol açıcılık anlamında etkili olabilir, ne dersiniz?

İçindekini Öldür: Yoksun

Cuma Boynukara, Diyarbakır'dan çıkan bir sanat insanı olarak evrenselin perspektifinden yerele mercek tutarak kendi içimize dönüşün hesaplaşmasını / yüzleşmesini, Yoksun'u tiyatro dünyasına kazandırarak iyi yapmış.


Tiyatro oyunlarını sahnede izlemek, hele oyun, izleyeni sarıyorsa mükemmeldir. Aynı duygu tiyatro oyununun metnini okumak için benim cephemden çok da geçerli değil.

Bunun ayrımına yıllar evvel varmıştım. Yine bir Cuma Boynukara oyunuydu, "Muhtaro"yu okumuştum. Sonra, yıllar sonra Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nü de okumuştum. Epey bir zaman aralığından sonra yakın günlerde Mitos Boyut da çıkan Boynukara'nın "Yoksun"* oyununu okudum. İtiraf edeyim ki oyun metinlerini okumaya önyargılı olmama rağmen "bir solukta okundu" demek abartı olmaz. Belki de kitap bana ulaşmadan Yoksun hakkında basında okuduğum kimi olumlu yazılar da tetikleyici oldu. İyi ki de oldu...

Yoksun, açlıktan ölmek üzere olan Sudanlı bir kız çocuğu ve tepesinde çocuğun ölmesini bekleyen akbabayı aynı karede yakalayan fotoğrafı çeken ve ardından Pulitzer Ödülü de kazanan Kevin Carter'in hikâyesini anlatıyor. Basının da bilgisinde olan malum fotoğraf yıllar sonra Afrika'nın kanayan yarasının, acısının, ıstırabının simge fotoğrafı olmuş.

Sadece fotoğrafı çekip "yardım görevlisi olmadığını, işini yaptığını" söyleyerek savunusunu bu kurgu üzerine kuran Kevin Carter'in trajedisinin başlangıcının fotoğrafına dönüşen hikâyesi değil, benzer bütün yaşanmışlıklara da örnek oluşturacak bir fotoğraf okumanın da metni olmuş, Yoksun!

Bir Newroz Günü, Kelimelerin Çağrıştırdıkları

Etiketler:
o gün newroz'du / yüzbinlerdiler diyarbekir'de / santana'yı dinleyip tantana yaptılar müziğin ritmiyle / biirilerine ve teksesliliğe inat / oysa / onlara misak-ı milli sınırları içinde / tantana yapılmaz / demişlerdi...
İşte nihayet o gün gelip çatmıştı. Her yıl Newroz geldiğinde farklı duygulara kapılır da, yaban ellerde olmasından mıdır nedir, günü kendine saklardı.
O gün Newroz olmasaydı, olağan bir gün gibi geçip gidecekti. Akşam televizyon kanalındaki haberleri izleyince, anıları onu eskilere, yıllar öncesine götürdü. Geçmişin, yaşamında derin izler bırakan anılarıyla birlikte, yaşadığı günün gerçekliğini de, kendi ruhunda, bedeninde duyumsadı.
Yaşantısı, oldukça iyiydi. Ç İok iyi bir işi vardı. Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. İlişkileri, sosyal yaşamı, çevresindekilerin birçoğuna göre, özenilecek düzeydeydi. Tesadüfler, biraz da azmi, kararlılığı, hayata tutunmadaki ısrarı, belki de bir miktar kendini yaban ellerde kanıtlama telaşı yeni hayatının oluşmasında belirleyici olmuştu.
Her bir şeyin iyi gibi gidiyor gözükmesine rağmen; yaşamında eksikliğini duyduğu, içten içe, onu sürekli düşündüren, tedirgin eden bir şeyler de vardı. İnsan tekinin belki de varlık nedeni olan heyecanını büyük ölçüde yitirdiğinin epeydir farkındaydı.

Kan Tutulması!

"Bir büyük gözaltı hayatımız / Ölü çocuklar coğrafyasında / Kayıplar destanı hikâyemiz / Melekler anaların dilsiz yasında / Bu korkunç bataklık / Yutuyor körpe tomurcukları / Dört kitap yazıyor / Eşittir Tanrı'nın çocukları."
Sezen Aksu

Kürt toplumu, olanca feodal alışkanlığı, olanca feodal yaşam biçimi, olanca feodal kültürü gereği çoğu kez bugün artık sıradan ve sürüden sayılabilecek sebeplerden ötürü uzun yıllar süren ve büyük felaketlere neden olan "kan davaları" ile boğuşur / boğuşuyor. Bütün "iyi niyet"li gayretlere rağmen hâla "kan davaları" Kürt toplumunda sürmekte. "Kan davaları" Kürtlerin hâla dinmeyen baş ağrısı...

Bütün bunlara rağmen Kürt toplumu o yürek yakan, evler yıkan kahrolası "kan davaları"nı bir şekilde çözecek, davayı barışa dönüştürecek sihirli eli, kutsal kurtarıcıları her zaman baş tacı eder / ediyor da. Bu da ayrı bir gerçek! Bugün Kürt toplumunda "kan davaları"nı bölge ölçeğinde kar, boran, yaz, kış demeden sulh yoluna koymak için gayret gösterenleri bu nedenle muteber şahsiyetler olarak kabul ederler. Çünkü kan dökülmesin istiyor barış elçileri. Barış olsun istiyorlar.
Bunları durduk yerde neden mi yazdım. "Abdal'a ayan olur" kabilinden, sanırım anlamışsınızdır arif olmanız sebebiyle.
Son günlerde hava yetmedi, karadan da sınır ötesi operasyonlar başladı ya! "Görünür medya" vargücüyle kan tutulmasına uğradı.

Sallandıracaksın Birkaçını Taksim'de...

Doğrusu bugünlerde kimi televizyon kanallarında Kürtlerin konu edildiği ya da Kürt illerinde geçtiği alenen paylaşılan dizilere bakıyorum da, "ya sabır" demek geçiyor içimden. Pars Narko Terör, Gazi, Köprü, Tek Türkiye, Kurtlar Vadisi Pusu ve diğerleri. Hepsi "Olanca musibetin kaynağı Kürtlerdir" tezi üzerine bütün hikâyelerini kurgulamışlar. Çok şık, çok yakışıklı, çok güzel ve de düzgün Türkçe konuşan karakterler. Tam karşılarında ise amiyane tabiriyle, tipi bozuk, dili bozuk, her tür olumsuz davranış örneğine dünden hazır suça meyyal "başbelası" Kürtler! Bütün mevzu, ülkenin şu an içinde bulunduğu bütün baş ağırtan işlerin sebebi hikmeti dizilerdeki Kürtler. Ol sebepten yapılacak ve yapılması gereken her bir vuruşa layık kesim. O halde dört koldan bu işi hâl yoluna koymak için el atmak lazım.

Dink, Doğan ve Uzun

Etiketler:

Kış gününde güller açmaz

Dalında hiç bülbül ötmez

Can arzular elim yetmez

(Üçü) mektup ister şimdi"

Urfalı Seyfettin Sucu

 

Üzerinde yaşadığımız ve adına Anadolu toprakları denilen bu coğrafya, hakka hukuka saygılı özgürlüklere tahammüllü, çok dinliliği de çok kültürlülüğü de özümsemiş bir ülke olsaydı; inanıyorum ki adlarını birlikte telaffuz ettiğim ve yaşadıkları dönemlerinin epeyce bir zaman diliminde özellikle de en çok ihtiyaç duydukları son on yılında onlarla daha yakın olmaktan onur duyduğum Hrant Dink, Orhan Doğan ve Mehmed Uzun diğer tanıdıklarım kadar tanıdığım olacaklardı.

Sahtiyan'dan Dağ'a Murathan Mungan…

"dağların kuytu tarihlerinde, eşkîya künyeleri

her dağın bir duruşu vardır

âsi gizleri, (unutulmuş, ya da kilitli)

bir ceylânlar tanır, bir göller, bir orman

tümünü kundaklamış sis

müfrezeler gibi akmış ovadan-bir kez bile ardına dönüp bakmadan

el yazması sevdalarda artakalmış sahtiyan"

Murathan Mungan / Sahtiyan

İki Dil Buluşur (mu)!

Lis Yayınevi "Mor Mühürler" başlığı altında beş Türkçe yazan kadın yazarın seçme öyküleri Kürtçe'ye çevirdi. Ta Diyarbekir'den gelen bu sese ses olmanın tam da vaktidir.

Kürtler, hakikaten ne yapmaya çalışıyor? Eminim birçoğunuz, bütün bu olan bitenlere karşın hâlâ anlamış değilsiniz? Ortalık kanrevan içinde. Asalım, keselim, köklerine kibrit suyu dökelim esip gürlemelerinin gırla gittiği bir dönemde Kürtler ne yapmaya gayret ediyor!

Paylaşayım istedim…

Diyarbekir'in iki dilli, ama çarpık ya da çatal olmayan dilli bir yayınevi var. 2004 yılının güzünde, amiyane tabiriyle Donkişot'ça, yayıncılığa başlamış bir yayınevi, Lis. Üç yıl içinde 51 kitap yayınlamış ki; "benimben" diyen yayınevleri için bile kolay rakam değil. En az üçte ikisi Kürtçe, geri kalanları da Kürtçe-Türkçe olarak iki dilli ve birkaçı da Türkçe kitaplar.

Lis Yayınevi, yakın zamanda Ekim ayı içinde İstanbul İsveç Başkonsolosluğu'nun da desteğiyle "Mor Mühürler" başlığı altında beş Türk kadın yazarın (belki bu yazarları beş Türkçe yazan kadın yazar diye telaffuz etmeli) seçme öykülerini iki dilli olarak yayınladı:

Leyla Erbil (Üç Başlı Ejderha-Ejdehayê Se Serî), Oya Baydar (Madrid'te Ölmek-Mirina Li Madrîdê), Müge İplikçi (Yeni Kent Dedikoduları-Gelaciyên Bajarê Nû), Jaklin Çelik (İstasyonda Başlayan Hayat-Jîyana Li İstesyonê Destpê Dike) Sema Kaygusuz ( Üşüyen-Efsirî) *

Her biri son yıllarda da adından sıkça söz ettiren Türkçe edebiyat dünyasının önemli beş kadın yazarı. Sıkı ve hassas bir inceleme ve tarama, okuma sürecinin paylaşımı ve ürünü olan iki dilli beş kitap, ortaya çıkan. Yazarlardan kimisinin kendi yazdığı ana dilinin dışında ilk olarak başka bir dile, Kürtçeye çevrilişine de vesile olan önemli bir iş. Niye?

İçeriği paylaş