Hrant Dink: Gerçek İnsan

16 Ocak 2008, Çarşamba

Hrant hakkında yazmak hem kolay, hem de çok zor benim için. Kolay, çünkü onun hakkında 19 Ocak’tan beri ne yazdıysam, vicdanım beni yargılamadan, ikiyüzlülüğe düşmeden yazdım. Onun hakkında sıraladığım her bir övgünün, içini tıka basa dolduracak kadar zengindi, engindi, değerliydi çünkü Hrant. O böyle biriydi işte, yaşarken hayatımızı renklendiren, kolaylaştıran, anlarımıza anlam katan, ama öldükten sonra da bu işlevini sürdüren, hep kolaylaştıran, hep anlamlandıran, an’landıran, kendi yürek kesesinden, hep kendinden harcayan… Kendisinden sonra yazılacak her methiyeyi, yazanın yüreğine sindiren. Olduğu gibi, göründüğü, söylediği, konuştuğu gibi, gerçek bir insan işte! Maskesiz, rötuşsuz, içten, doğal, katıksız gerçek bir insan.

Hrant hakkında yazmanın zorluğuna gelince, mesuliyeti tamamen bana, bize ait olan bir sıkıntıdan kaynaklanıyor. Hrant, o tüm gerçekliği ve içtenliği ile, bize çoktan vazgeçtiğimiz, unutmayı seçtiğimiz, gerçek adaletin, gerçek barışın, gerçek sevginin, gerçek dostluğun, gerçek yüzleşmenin, gerçek konuşmanın, gerçek yoldaşlığın, gerçek kederin hâlâ, evet, masumiyetimizi bunca yitirdikten sonra bile, hâlâ mümkün olabileceğini gösterdi. Aramızda bir çocuk saflığı ve masumiyeti, lakin bir de güvercin tedirginliği ile yaşadı. Ben eminim ki, tüm yalnız bırakılmışlığına rağmen, bizi asla ikiyüzlülükle suçlamazdı Hrant… Anlardı bizi, her zaman yaptığı gibi elini dizimize kor “İnsanız işte” derdi, “takma kafana, sıkma canını yahu!…” Ama bir şekilde, kendi gerçek insanlığı ile, bizlerin sahteliği, ikiyüzlülüğünün de aynası oldu, istemeden. İşte bu sebeple, Hrant yüzünden değil, bizim ikiyüzlülüğümüzden zor oldu onun hakkında yazmak.

Hrant’ın aramızdan zalimce koparılıp alınmasının üzerinden koca bir sene geçti. Benim için, pek çoklarımız için, tüm kayıplarımızın da sembolü oldu Hrant. Sadece nefes alıp vermek, her gün usandığımız pek çok şeyi biraz daha uzun sürelerce yinelemek adına, vazgeçtiğimiz, sahip çık(a)madığımız, gözü dönmüş bir ejderhaya kurban verircesine elimizden kayıp giden onca cânım yitirdiklerimizi, kendi adında abideleştirdi…

Amma ve lakin, Hrant yargılanır, “Türklüğü aşağılayan kişi” olarak yaftalanır, idam sehpasının tahtaları bir bir çakılırken kaç kişi vardıysa yanında, cinayet davasında da o kadar kişi var hâlâ... Hrant’ın ölümünden sonra devam eden diğer davada, Arat Dink ve Sarkis Seropyan, kanunun öngördüğü üst sınırdan ceza aldı. Oysa Agos’un yaptığı haberi neredeyse tüm ulusal basın ve medyanın genişçe duyurduğu biliniyordu. Mesela, Hrant’ın gazeteci arkadaşları, “Eğer bu suçsa, biz de işledik. Bizi de yargılayın” diyemezler miydi? Bu yalnızlaştırmaya dur diyemezler miydi? Derlerdi elbet.

Ama denmedi…

Bu ülkede bir ejderha, onlarca yıldır aramızdan çekip çekip alıyor sevdiklerimizi. Pek çoklarımız, ejderhanın menzilinden çıkabilmek adına, sevdiklerimizin hatırasından da, onlara yapılan adaletsizliği sorgulama hakkından da vazgeçiyoruz. Doğruyu biliyor, gerçeği görüyor, sonra da sırtımızı dönüyoruz. Biz gerçeğe her sırtımızı döndüğümüzde ejderha biraz daha semiriyor, biraz daha azgınlaşıyor. Kendine, daha arsızca yeni kurbanlar arıyor.

Bu işte bir terslik var, bu işte bir samimiyetsizlik var.

Hrant Dink gerçek bir insan olarak aramızda yaşadı. Onun bu “gerçekliği”, görünür, bilinir, bulunur kıldı onu. Böylelikle aramızdan çekip aldılar hoyratça. Bizler de gazeteciyiz ya, görevimizi yaptık; “izledik” sadece…

AGOS gazetesi yazarı 

Çizim: Hrant Dink'in anısına, Fırat Yaşa, 2007

Share button