Türkiye’de Edebiyatın Yolculuğu: Farklı Renkler, Farklı Sesler - 2

24 Kasım 2008, Pazartesi

MAĞDURUN EDEBİYATI, EDEBİYATIN MAĞDURU*

Mağdurun dilinin belli bir menşei yoktur. 
Mağdur edebiyatçı kendi diliyle de yazsa, egemenin diliyle de yazsa, yazabileceği konular sınırlıdır. Edebî hayatı, sanatsal yaratının doğasının aksine sınırlarla belirlenmiştir. Egemenine bir kültürünün, bir tarihinin, bir dilinin olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu, onun edebî pratiğini bir tür göreve çevirir. Edebiyatın en uğursuz düşmanı olan görev duygusunu bile ancak egemenin tanıdığı ve makul bulabileceği formlar içinde yerine getirebilir. Buna göre o, kendini tanımlayan ve tarif eden biri olacaktır. Bu yüzden kullandığı dil, kolay çevrilebilir olmalıdır. Hatta edebî pratiği, hangi dille yazarsa yazsın bizzat bir çeviridir. 
Mağdur edebiyatçı sırtında toplumsal anıların yükünü taşır. Ürettiği metinler bu tarihsel anıları bir bakıma temsil eder. Öncelikle egemene seslenirler. Egemeni tabular ve katı yasalarla korunan dünyasından lirizme ve mistisizme davet ederler. Bu, bir tür edebî takkiyedir. 
Mağdur yazarın edebî yetkinliğinin egemenin dünyasında hakça bir karşılığı yoktur. Her şekilde başka bir kategoride değerlendirilir. Muhaliflik ya da bağlılığın bu kategoriden çıkmaya katkısı olmaz. Onun uzmanlık alanı kendi gerçekliğidir; merak edildikçe hatırlanır. Kendi gerçekliğini boyuna tarif etmesi beklenir. Bütün kötü anılarına karşın ruhunda teslimiyetin ve egemenlik jestinin tohumlarını taşır. Ancak kendini aynı zamanda bunun reddi üzerine inşa etmiştir. Hem egemen yapıya dahil olmayı reddeder, hem de oraya çağrılmadığında incinir. 
Egemen, mağdur yazarı bir “renk” olarak işler, öyle düşünmek ister. Bunu hümanist bir yaklaşım sananlar da olur. Hatta mağdur edebiyatçı da bazen öyle sanır. Ama gerçekliği ile yalnız kaldığında, ruhundaki yaraları fark eder. Yaranın ifade edilişi de önceden, egemen tarafından belirlenmiştir. Ya yukarıda anlattığım gibi makul sınırlar içinde, atfedilen kategori içinde kalacaktır ya da terörize olup egemenin steril dünyasında bir renk değil, bir leke olarak yer bulacaktır. Ondan her ikisi de beklenir. 
Ancak bütün sınırlamalara karşın mağdur yazarın birkaç şansı daha vardır. Bunlardan birisi, aşırılıktır; Joyce’un, Kafka’nın, Ahmed Arif’in aşırılığı gibi. Öbür seçenek ise, kendi pratiğinin ayrımına varmaktır ki, bu da mağdur yazarı dilsiz bırakır. Artık çeviri dili de kuramaz. Edebiyattan geçildiği, zihnin baştan ayağa kendilik bilgisiyle dolduğu bu an, edebiyatın geriye itilmesine neden olur. 
Benim asıl uzmanlık alanım, akademik olarak Kürt ve Türk edebiyatlarıdır. Öte yandan bana şair diyenler olmuştur, halen de vardır. Ancak mağdur bir yazar olduğum için, Kürt ya da Türk edebiyatıyla ilgili bir panele değil, kendini tarif etme üzerine kurulmuş böylesi bir panele çağrıldım. Dostlarımla aynı masanın arkasında olmanın onurunu dile getirmeliyim. Ancak ben aynı zamanda onlarla da eşit değilim. Zira mağduriyetin de dereceleri var. Bununla toplumsal sorunlar arasında bir kıyaslama yapmıyorum, çünkü acının terazisi yoktur. Ancak buradaki yazar dostlarımın ait oldukları halklar, resmen “azınlık” olarak tanınıyorlar. Benim içinden geldiğim halk ise, azınlık olarak tanınmıyor. 
Çok sayıdaki yazıyla Türk edebiyatı hakkında da konuşabileceğimi, birkaç kişinin ezberlediği şiirlerin şairi olarak da ruhlara gönderilecek mektuplarımın olduğunu düşünüyorum. Buna karşın öylesi bir panele ya da şiir okuma etkinliğine çağrılmamış olmamın aidiyetim ve kategorimle bir ilgisi olmalı. Kürt edebiyatıyla ilgili bir etkinliği, yıllarca Kürtleri ve dillerini yok sayan bir rejimden ummak ise, ahmakça bir beklenti olurdu. Oysa bu ülkenin bir vatandaşı olarak bunu talep etmeye hakkım var, en başta vatandaşlık hukuku açısından hakkım var. Bunu talep ediyorum elbette; ancak talep etmek beni yeniden “görev” olgusuyla yüzleştiriyor. Dolayısıyla kendimi, yapıtlarımı, edebî kişiliğimi değil, bir toplumu, bir anıyı, bir mağduriyeti temsil ediyorum. Benden beklenen ise, onu ifşa etmem. Bunu yapmayacağım. 
Kürt edebiyatının Türkiye’yle sınırlı olmadığını bildiğim gibi, Türkiye’nin bir “rengi”, bir sesi olmadığının da bilincindeyim. Daha on beş gün önce, bir Kürt kentinde 517 yıl önce yazılmış manzum bir dinî metin gerekçe gösterilerek okuyanlar ve dinleyenler gözaltına alındılar. Demek ki anadilimle yazmak, yaratıcı bir pratik değil, bir “suç”. Oysa o metnin yazarı olan Melayê Bateyî, dünya edebiyatında ölümünü yazan ilk edebiyatçıdır. Bunu bilmenin ya da burada ifade etmenin bir anlamı var mı?
Burada bir egemeni başka bir egemene şikâyet etmiyorum, etmeyeceğim. Mağdurun kendini anlatma, ifşa etme itkisini taşımayacak, iletmeyeceğim. Zira halkımın yüz yıldır yaşadığı uğursuz kaderde en büyük payın Batı emperyalizmine ait olduğunu biliyorum. Burada yaptığım şey şudur: Mağdur olmaktan dolayı benden koparılan edebî imkânları sorguluyorum. Benim kimliğimi taşıyanlardan beklenen ifşacı dil ile değil, bulduğumu düşündüğüm dil ile konuşuyorum; empati kurulamayacak olan bir psikoloji ve çevrilemez olan bir dil ile. 
Sanırım sadece konuşuyor da olacağım. Çünkü bu duyguları, bu algıyı ifade etmek için elimde bir edebî dil yok. Var olan edebî dil, bir çeviri dili. Türkçe gibi Kürtçe de yazsam aynı çeviri dili içinde boğuluncaya kadar dönüp duracağım. Dolayısıyla bir şair, bir yazar olarak ömrümün hiçbir döneminde büyük bir edebî eser yaratamayacağımı çok iyi biliyorum. Bunun nedeni edebî yetersizliğim değil; bu, bir şans olarak bile seçenekler kümemde yoktu. Sırtımda korkunç anıların yükü var ve ben dilsizim; bir ressamın renksiz, bir müzisyenin notasız kalması gibi.
Anadilimin klasik eserlerini ancak 30’lu yaşlarıma doğru okuyabildim. Dilimin klasik eserlerine hayranlık ya da tepki duyarak başlamadım edebiyata. İlk kez gözaltına alındığımda, mendil cebimde taşıdığım o iki dizelik Kürtçe şiirden korktum, bana isnat edilecek suçtan, muhtemelen takip edecek olan işkenceden değil (O dizeler aklımdadır: “Şevek tarî hebû nîv an tunebû nîv / Deşt di xew de, çiya digirî, ne hilate hîv”). Doğduğum küçük köyden bulanık bir nehir gibi aktığım neftî megapollerde ürettiğim edebiyat, aşırılık edebiyatıydı. O zaman atalarımın feodal ovalarından getirdiğim nezaket, erdem ve lirizmi kaybettim. Kürtçe ya da Türkçe sözcükler, ellerimde birer aynaya dönüştü, kulakları tırmalayan uğultulara. Mağdurun hep aynı şeyleri yazmadığını kanıtlamak istiyordum sanırım. Sonra bundan da sıkıntı duymaya başladım. Hem sözünü ettiğim kategoriden rahatsız oluyordum, hem de engin bir bilinçle reddettiğim eve çağrılmamaktan dolayı inciniyordum. Ama tepkim, ancak dilsizlikle bir noktaya ulaşabilecekti.
Otuz yaşımdan sonra Türkçeyle aram açıldı. Türkçenin büyük yazarlarını sevmeye devam ettim elbette, ama Türkçe üretmemin safiyetini yitirdiğini de duyumsadım. Aynı şekilde Kürtçede büyük bir edebî eser yaratamayacağımı da anladım. Her ikisine de ne aittim ne de sahip. Bu yüzden olacak, kendime bir hurafe uydurup, edebiyata hizmet etmenin edebiyat yapmaktan daha önemli olduğunu düşünmeye başladım. Beş yıllık korkunç bir süreçten sonra hazırladığım Kürt Şiiri Antolojisi’ni kolumun altında değil, ancak sırtımda taşıyabilerek son derece demokrat yayınevlerinin kapılarını aşındırmaya başladım. 
Benim gibilere hafif buğulu gözlerle bakan bir yayınevinin steril dünyasına önce kabul edilip, sonra barda pislik çıkarmış biri gibi sokağa atıldım. O zaman, sadece edebî alanda değil, edebiyat eleştirisi ve edebiyat tarihi alanında da yapabileceklerimin sınırlı olduğunu hissettim. Benden sadece edebî üretimin temel aracı olan dil esirgenmemişti, aynı zamanda edebiyata hizmet de esirgenmişti. 
Çok acelem var. Bu sadece, bir bozkırdan türeyen gövdemi tehdit altında hissetmemle ilgili bir şey değil. Esirgenmiş dilin, Kürtçenin bana verdiği büyük bir cesaret var. Bütün hayatım dehşet verici bir atmosferde geçmiş olsa da, yüreğimde korkunun zerresini bile hissetmiyorum. Bu cesaretle dilime ait her metni görmek, okumak, anlamak, çözümlemek istiyorum. Bir “görev duygusu”na sahip değilim. Ama şu günden sonra yapabilecek en iyi şeyin, benden sonra geleceklere dillerini, edebiyat tarihlerini vermek olduğunu düşünüyorum. Böylece yaralı ruhum bir nebze de olsa ferahlayacak. 
Bu kaderi bu derecede içselleştirmenin mutlak bir mutsuzluk anlamına geldiğinin farkındayım. Yalnızca dışlanma ve incinmeyi değil, buna karşı çıkmayı da duygu dünyamdan attım. Zira duygu dünyam, artık kontrol edebildiğim bir dünya. Beni kuran ve var eden her şeyi arkamda bırakmak zorundayım. Tabii bu, yaratıcılığın sonu demek. Ama ancak bu şekilde bir edebî dil değilse de, bir direniş dili yaratabilirim. 
Bütün bunlarla birlikte düşünmek, konuşmak, çözümlemek istediğim şeyler çok farklı. Ruhumun derin ve dolambaçlı dehlizlerinde dolaşıp cümleler, dizeler getirmek isterdim. Kant, Farabî ve Melayê Cizîrî üzerinde çalışmak isterdim. Goethe’nin “dünya edebiyatı” kavramı içinde mağdur edebiyatların olmadığını, Herbert Marcuse’nin “ezilenin dili”ni muhalif saymasının sadece yakın çevreden edinilmiş yetersiz bir gözlem olduğunu, Fredric Jameson’ın “alegori” dediği şeyin ise, aslında “çeviri” olması gerektiğini söylemek, bunlar üzerinde kafa yormak isterdim. Zihnim de öyle işliyor.
Ama kategori, bir idam fermanı gibi boynumda. 

* 17 Ekim’de Frankfurt’taki Literaturhaus’da, Tarık Günersel moderatörlüğünde İkna Sarıaslan, Mario Levi ve Karin Karakaşlı’nın katılımıyla gerçekleşen „Türkiye’de Edebiyatın Yolculuğu: Başka Renkler, Başka Sesler“ başlıklı söyleşide sunulmuştur. Ayrıca Mesele dergisinin Kasım 2008 tarihli 23. sayısında yayımlanmıştır.

Share button