Şeyhmus Diken

İçindekini Öldür: Yoksun

Cuma Boynukara, Diyarbakır'dan çıkan bir sanat insanı olarak evrenselin perspektifinden yerele mercek tutarak kendi içimize dönüşün hesaplaşmasını / yüzleşmesini, Yoksun'u tiyatro dünyasına kazandırarak iyi yapmış.


Tiyatro oyunlarını sahnede izlemek, hele oyun, izleyeni sarıyorsa mükemmeldir. Aynı duygu tiyatro oyununun metnini okumak için benim cephemden çok da geçerli değil.

Bunun ayrımına yıllar evvel varmıştım. Yine bir Cuma Boynukara oyunuydu, "Muhtaro"yu okumuştum. Sonra, yıllar sonra Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nü de okumuştum. Epey bir zaman aralığından sonra yakın günlerde Mitos Boyut da çıkan Boynukara'nın "Yoksun"* oyununu okudum. İtiraf edeyim ki oyun metinlerini okumaya önyargılı olmama rağmen "bir solukta okundu" demek abartı olmaz. Belki de kitap bana ulaşmadan Yoksun hakkında basında okuduğum kimi olumlu yazılar da tetikleyici oldu. İyi ki de oldu...

Yoksun, açlıktan ölmek üzere olan Sudanlı bir kız çocuğu ve tepesinde çocuğun ölmesini bekleyen akbabayı aynı karede yakalayan fotoğrafı çeken ve ardından Pulitzer Ödülü de kazanan Kevin Carter'in hikâyesini anlatıyor. Basının da bilgisinde olan malum fotoğraf yıllar sonra Afrika'nın kanayan yarasının, acısının, ıstırabının simge fotoğrafı olmuş.

Sadece fotoğrafı çekip "yardım görevlisi olmadığını, işini yaptığını" söyleyerek savunusunu bu kurgu üzerine kuran Kevin Carter'in trajedisinin başlangıcının fotoğrafına dönüşen hikâyesi değil, benzer bütün yaşanmışlıklara da örnek oluşturacak bir fotoğraf okumanın da metni olmuş, Yoksun!

Bir Newroz Günü, Kelimelerin Çağrıştırdıkları

Etiketler:
o gün newroz'du / yüzbinlerdiler diyarbekir'de / santana'yı dinleyip tantana yaptılar müziğin ritmiyle / biirilerine ve teksesliliğe inat / oysa / onlara misak-ı milli sınırları içinde / tantana yapılmaz / demişlerdi...
İşte nihayet o gün gelip çatmıştı. Her yıl Newroz geldiğinde farklı duygulara kapılır da, yaban ellerde olmasından mıdır nedir, günü kendine saklardı.
O gün Newroz olmasaydı, olağan bir gün gibi geçip gidecekti. Akşam televizyon kanalındaki haberleri izleyince, anıları onu eskilere, yıllar öncesine götürdü. Geçmişin, yaşamında derin izler bırakan anılarıyla birlikte, yaşadığı günün gerçekliğini de, kendi ruhunda, bedeninde duyumsadı.
Yaşantısı, oldukça iyiydi. Ç İok iyi bir işi vardı. Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. İlişkileri, sosyal yaşamı, çevresindekilerin birçoğuna göre, özenilecek düzeydeydi. Tesadüfler, biraz da azmi, kararlılığı, hayata tutunmadaki ısrarı, belki de bir miktar kendini yaban ellerde kanıtlama telaşı yeni hayatının oluşmasında belirleyici olmuştu.
Her bir şeyin iyi gibi gidiyor gözükmesine rağmen; yaşamında eksikliğini duyduğu, içten içe, onu sürekli düşündüren, tedirgin eden bir şeyler de vardı. İnsan tekinin belki de varlık nedeni olan heyecanını büyük ölçüde yitirdiğinin epeydir farkındaydı.

Kan Tutulması!

"Bir büyük gözaltı hayatımız / Ölü çocuklar coğrafyasında / Kayıplar destanı hikâyemiz / Melekler anaların dilsiz yasında / Bu korkunç bataklık / Yutuyor körpe tomurcukları / Dört kitap yazıyor / Eşittir Tanrı'nın çocukları."
Sezen Aksu

Kürt toplumu, olanca feodal alışkanlığı, olanca feodal yaşam biçimi, olanca feodal kültürü gereği çoğu kez bugün artık sıradan ve sürüden sayılabilecek sebeplerden ötürü uzun yıllar süren ve büyük felaketlere neden olan "kan davaları" ile boğuşur / boğuşuyor. Bütün "iyi niyet"li gayretlere rağmen hâla "kan davaları" Kürt toplumunda sürmekte. "Kan davaları" Kürtlerin hâla dinmeyen baş ağrısı...

Bütün bunlara rağmen Kürt toplumu o yürek yakan, evler yıkan kahrolası "kan davaları"nı bir şekilde çözecek, davayı barışa dönüştürecek sihirli eli, kutsal kurtarıcıları her zaman baş tacı eder / ediyor da. Bu da ayrı bir gerçek! Bugün Kürt toplumunda "kan davaları"nı bölge ölçeğinde kar, boran, yaz, kış demeden sulh yoluna koymak için gayret gösterenleri bu nedenle muteber şahsiyetler olarak kabul ederler. Çünkü kan dökülmesin istiyor barış elçileri. Barış olsun istiyorlar.
Bunları durduk yerde neden mi yazdım. "Abdal'a ayan olur" kabilinden, sanırım anlamışsınızdır arif olmanız sebebiyle.
Son günlerde hava yetmedi, karadan da sınır ötesi operasyonlar başladı ya! "Görünür medya" vargücüyle kan tutulmasına uğradı.

Sallandıracaksın Birkaçını Taksim'de...

Doğrusu bugünlerde kimi televizyon kanallarında Kürtlerin konu edildiği ya da Kürt illerinde geçtiği alenen paylaşılan dizilere bakıyorum da, "ya sabır" demek geçiyor içimden. Pars Narko Terör, Gazi, Köprü, Tek Türkiye, Kurtlar Vadisi Pusu ve diğerleri. Hepsi "Olanca musibetin kaynağı Kürtlerdir" tezi üzerine bütün hikâyelerini kurgulamışlar. Çok şık, çok yakışıklı, çok güzel ve de düzgün Türkçe konuşan karakterler. Tam karşılarında ise amiyane tabiriyle, tipi bozuk, dili bozuk, her tür olumsuz davranış örneğine dünden hazır suça meyyal "başbelası" Kürtler! Bütün mevzu, ülkenin şu an içinde bulunduğu bütün baş ağırtan işlerin sebebi hikmeti dizilerdeki Kürtler. Ol sebepten yapılacak ve yapılması gereken her bir vuruşa layık kesim. O halde dört koldan bu işi hâl yoluna koymak için el atmak lazım.

Dink, Doğan ve Uzun

Etiketler:

Kış gününde güller açmaz

Dalında hiç bülbül ötmez

Can arzular elim yetmez

(Üçü) mektup ister şimdi"

Urfalı Seyfettin Sucu

 

Üzerinde yaşadığımız ve adına Anadolu toprakları denilen bu coğrafya, hakka hukuka saygılı özgürlüklere tahammüllü, çok dinliliği de çok kültürlülüğü de özümsemiş bir ülke olsaydı; inanıyorum ki adlarını birlikte telaffuz ettiğim ve yaşadıkları dönemlerinin epeyce bir zaman diliminde özellikle de en çok ihtiyaç duydukları son on yılında onlarla daha yakın olmaktan onur duyduğum Hrant Dink, Orhan Doğan ve Mehmed Uzun diğer tanıdıklarım kadar tanıdığım olacaklardı.

Sahtiyan'dan Dağ'a Murathan Mungan…

"dağların kuytu tarihlerinde, eşkîya künyeleri

her dağın bir duruşu vardır

âsi gizleri, (unutulmuş, ya da kilitli)

bir ceylânlar tanır, bir göller, bir orman

tümünü kundaklamış sis

müfrezeler gibi akmış ovadan-bir kez bile ardına dönüp bakmadan

el yazması sevdalarda artakalmış sahtiyan"

Murathan Mungan / Sahtiyan

İki Dil Buluşur (mu)!

Lis Yayınevi "Mor Mühürler" başlığı altında beş Türkçe yazan kadın yazarın seçme öyküleri Kürtçe'ye çevirdi. Ta Diyarbekir'den gelen bu sese ses olmanın tam da vaktidir.

Kürtler, hakikaten ne yapmaya çalışıyor? Eminim birçoğunuz, bütün bu olan bitenlere karşın hâlâ anlamış değilsiniz? Ortalık kanrevan içinde. Asalım, keselim, köklerine kibrit suyu dökelim esip gürlemelerinin gırla gittiği bir dönemde Kürtler ne yapmaya gayret ediyor!

Paylaşayım istedim…

Diyarbekir'in iki dilli, ama çarpık ya da çatal olmayan dilli bir yayınevi var. 2004 yılının güzünde, amiyane tabiriyle Donkişot'ça, yayıncılığa başlamış bir yayınevi, Lis. Üç yıl içinde 51 kitap yayınlamış ki; "benimben" diyen yayınevleri için bile kolay rakam değil. En az üçte ikisi Kürtçe, geri kalanları da Kürtçe-Türkçe olarak iki dilli ve birkaçı da Türkçe kitaplar.

Lis Yayınevi, yakın zamanda Ekim ayı içinde İstanbul İsveç Başkonsolosluğu'nun da desteğiyle "Mor Mühürler" başlığı altında beş Türk kadın yazarın (belki bu yazarları beş Türkçe yazan kadın yazar diye telaffuz etmeli) seçme öykülerini iki dilli olarak yayınladı:

Leyla Erbil (Üç Başlı Ejderha-Ejdehayê Se Serî), Oya Baydar (Madrid'te Ölmek-Mirina Li Madrîdê), Müge İplikçi (Yeni Kent Dedikoduları-Gelaciyên Bajarê Nû), Jaklin Çelik (İstasyonda Başlayan Hayat-Jîyana Li İstesyonê Destpê Dike) Sema Kaygusuz ( Üşüyen-Efsirî) *

Her biri son yıllarda da adından sıkça söz ettiren Türkçe edebiyat dünyasının önemli beş kadın yazarı. Sıkı ve hassas bir inceleme ve tarama, okuma sürecinin paylaşımı ve ürünü olan iki dilli beş kitap, ortaya çıkan. Yazarlardan kimisinin kendi yazdığı ana dilinin dışında ilk olarak başka bir dile, Kürtçeye çevrilişine de vesile olan önemli bir iş. Niye?

Zevalsiz Bir Kalemin Gözyaşı*

Etiketler:

En azından benim bildiğim hiçbir siyasetçi yoktur ki, ölünceye dek gözü siyasetin kör gayya kuyusuna hapsolmuş olmasın! Bu tavır böyledir de, bunun edebiyat, kültür ve sanat insanına yansıyan yüzü nedir diye sorulabilir. Tek elden genellikle karşı bir yanıtı vardır. Simgesel ismi de bu yazıya sebep olması vesilesi ile Mehmed Uzun'dur.

Hastalığının kendini gösterdiği andan kısa bir süre sonra Diyarbakır'a gelmeye karar vermesiyle birlikte sanki bir kurgu romanı, ama en ince ayrıntılarına kadar düşünüp kendi içruhunun mekânsal yolculuğunda kurarak yaşadı ve ölümüyle birlikte de devamının yaşanması için son noktayı koydu.

Yakın günlerde okuyunca fark ediyorum ki; "Bir Romanın Hatıra Defteri" kitabında bile "çok yorgunum" cümlesini ve benzer cümleleri defalarca kullanarak sanki kendini bir yönüyle ölüme hazırlıyor gibi. Zaten romanlarında da ölüme çok defa farklı şekillerde yer vermesinin bir nedeni de sanki bu önhazırlık gibi. İki şeyi çok mükemmel hazırladığını fark ettim. İlkini daha yaşıyorken hastalık sürecinde kendisiyle paylaşmıştım. 2006 Temmuz'unda Diyarbakır'a geldiğinde tedavi gördüğü hastanenin teras katında adeta bir "Siyaset Divanı" kurulmuştu.

Bayram Gelmiş Neyime!

Etiketler:

William Faulkner'ı yeniden okumaya başlamıştı. Faulkner'in "Döşeğimde Ölürken" ve "Tapınak" kitaplarını... "Ne kadar muhteşem bir edebiyat, görüyor musun Şeyhmus, işte edebiyat budur" diyordu.

"Hevalê Eziz

Êdî tu çare tune, mirin û çûyin li ber me ye

Eger em teslîm bin jî, qedera me mirin e

Em jî li ser riya kerwanê şehîda ne

Em hevûdu hembêz bikin,

Heqê xwe ji hev re helal bikin"

Mehmed Uzun / Destana Egîdeki

Eğer kin tutmak mümkün olsaydı, eğer intikam almak elverseydi, eğer çatışmanın oluru olaydı, hiç tereddüt etmeden; hatta ölümü kadiri mutlak görenlerin kızgınlığını üzerimde hissederek "Azrail Meleğine" tavır koyardım. "Başka işin yok muydu ulan, Mehmed Uzun'un canını tez elden alıp gitmekten öte" diyerek.

Sık, hem de çok sık görüşmelerimizin sona yakın olanlarından birinde "Kürt Halkı çok şanssız Şeyhmus" demiş ve eklemişti: "Görüyorsun işte, Yılmaz (Güney) en verimli çağında, en güzel filmlerini yapacağı anında aramızdan ayrılıp gitti. Ahmet (Kaya) göz göre göre o yiğit ve deli dolu onurlu evladımız infaz edildi. İşte ben. Tam zoru başardığım ve en önemli romanlarımı sırayla kafamda projelendirdiğim ve yazacağım anda Allah Kahretsin bu zalim, gaddar, hain hastalığın en korkuncuna yakalandım. Yazık bu halka, gerçekten Kürt Halkı çok şanssız" demişti.

2006 yılının Nisanı'ndan Temmuz başına kadar sık sık Mehmed İsveç'te ben Diyarbekir'de idik, telefonla konuşuyorduk. En son 2006 Temmuz başında kendisi aradı."Tamam, buraya kadar diyorlar. Tedaviyi de İsveçli doktorlar kesti. Beni resmen ölmeye terk ettiler. Ama ben ölüm meleğine teslim olmayacağım. Diyarbekir'e gelmeye karar verdim" deyivermişti.

Tamam, bizim de isteğimiz bu yönde, ama senin sağlık durumun elverir mi diye cesaret edip teklif edemedik. Madem sen tamam diyorsun, baş göz üstüne her şeyi ne gerekiyorsa hazırlarız, Diyarbekir seni kucaklamaya hazır, deyivermiştim.

13 Temmuz 2006 günü akşamı Diyarbekir'e geldi. Kendi isteği üzerine çok az insana haber vermemize karşın ikibinin üzerinde insan birikmişti Diyarbakır Havaalanı'na. İner inmez ambulansta iken "Ben buraya ölmeye değil, yaşamaya geldim" demişti.

Dicle’nin Sesinin Hatıra Defteri

Etiketler:

“hasret olmadan hayat olmaz”

İnsan teki eli kalem tutmayıncaya kadar, yazmanın ne denli zor iş olduğunun ayrımına varamıyor. Hele hele okumaya mecali de niyeti de pek olmayan bizim gibi toplumlarda, okumadan, fikir sahibi olmadan hemen her konuda her bir şeyi bildiğini zanneden bir dolu aklıevvel çevrenizi sarar ve mektup dahi yazma becerisi olmayanlar olur olmaz durumlarda eleştirmen kesilirse, varın yazmanın nasıl da belalı bir iş olduğunu artık siz düşünün.

Yazmaya niyet etmeden evvel de yazmanın zor mesele olduğunu bilirdim de! Zorluğunu, az sayıda olan ve yazma serüveninin hangi süreçlerden geçtiğini paylaşanların, yazdıklarını okuduktan sonra, daha net kavrayabildim.

Mehmed Uzun bunlardan bana en yakın olanı diyebilirim. Mehmed Uzun’un yazarken ne kadar hassas bir araştırmacı kimliğe büründüğünü biliyordum. Romanlarını, denemelerini yazmaya başlamadan önce mekân ve kaynak çalışması konusundaki hassaslığı Diclenin Sesinin kısmi mekansal yol arkadaşlığından dolayı bildiklerimdi.

Ama bütün bu araştırma serüvenine bir de romanın hatıra defterinin yazılması ve paylaşılması da eklenince doğrusu şaşkınlığımla birlikte heyecanım da bir kat daha arttı. Ve kendime sormaya başladım. Acaba bütün roman yazarları böyle mi yapar? Durup dinlenmeden o ülke senin bu ülke benim, acaba falanca kütüphane ya da sahafta romanıma malzeme olacak kitapları bulma umudum var mı? Sonra insanın kendine, dostlarına, arkadaşlarına ve ailesine de ait olan gündelik hayatlarından bir çırpıda sıyrılmaya karar verip yazma fikrine ve eylemine kilitlenmesi nasıl bir duygudur acaba!

İçeriği paylaş